En büyük eşkıya kimdir?

Hikaye Bu Ya…

Yaşlı adamın ölümü yaklaşmıştı, bunu hissediyordu. Hasta yatağına düşer düşmez, dünyalık tek mirasçısı oğlunu yanına çağırdı:

“Oğlum… Yatağın altında içi altın dolu iki tane kese var. Bunlardan biri senindir. Al, güzel güzel harca. Diğerini ise, vasiyetimdir; nasıl yapıp edersen et, memleketin en büyük eşkıyasını bul ve ona hediye et… Sebebini sorma, vasiyetim böyledir.”

Hasta baba bunları söyledikten bir kaç gün sonra ruhunu teslim etti.

Genç oğul, cenaze töreni ve matem günlerinin ardından, artık babasının vasiyetini yerine getirmesi gerektiğini düşünüp, her iki altın kesesini yanına aldı ve memleketin en büyük eşkıyasını bulmak için yola çıktı.

En Büyük Eşkıyanın Peşinde

Memleketin en büyük eşkıyası kimdi? Bu konuda bir çok fikri vardı ve çok kolay olduğunu sanıyor ve hemen bulacağını sanıyordu. Fakat, nereye gitse, hangi eşkıyayı sorsa, ondan daha da namlısı, kanlısı, belalısı olduğunu öğrendi ve böylece aylarca ülkeyi dolaştı.

Kime sorsa, verilen cevaplar benzer şekilde boşunaydı:

“Evet, bizim eşkıya yirmi kişiyi öldürmüş, yüzden fazla kızı dağa kaldırmıştır ama duyduk ki falanca yerdeki eşkıyanın öldürdüğü adamların sayısı saymakla bitmezmiş.”

Neredeyse her yerde aynı cevap ezber edilmişti.

Genç oğul, bir seneye yakın dolaştı. Kimi buldu ise sordu ve dinledi… Nihayet sora sora, ülkenin yol vermez dağlarla çevrili bir köşesinde öyle bir eşkıyanın adını işitti ki; herkesin şerrinden çekindiği, anlatılanlara göre, keyfine göre adam asıp sallandırır, güçlü, heybetli, gözünü budaktan sakınmaz, padişahı bile tanımaz öyle biriymiş ki, köylüler korkularından ismini bile fısıldayarak söyleyermiş.

Hükmettiği dağların yamaçları onun öldürdüğü insanların cesetleriyle doluymuş. Nice genç kız, sevdiğine kavuşamadan onun adamları tarafından tenhalara çekilmiş, nice serveti olduğunu söyleyen onlarca insan onun olduğu yerde ortadan kaybolmuş.

Yedi Dağın Eşkıyası ile Karşılaşma

Yedi dağın eşkıyası diye bilinen bu adamın hikayelerini dinledikçe, bizim evlat nihayet “artık bundan daha canavarı olamaz” deyip, eşkıyanın yaşadığı büyük dağa doğru yola çıktı…

Hava deseniz soğuk, kış ortası, rüzgar adeta insanın ciğerlerine işliyordu. Dağa varıp da bata çıka yolu hemen hemen yarıladığında, eşkıyanın adamları karşısına çıktı. Genç oğlu esir aldılar.

  • Eşkıyanın Adamları: “Tek başına bu dağda ne gezersin bre ahmak” dediler…
  • Genç Oğul: “Ağanıza bir hediye getirdim, silahsızım, zaten size güç yetiremem.”

Zor da olsa eşkıyanın adamları sonunda ikna oldu. Genci, yedi dağın eşkıyasının karşısına çıkardılar.

Eşkıya hakikaten dedikleri kadar vardı. Genç oğul, eşkıyanın heybetini, kurşunla dolu fişeklerini, iri cüssesini görünce yaprak gibi titremeye başlasa da, babasının vasiyetini aklına getirip kendisini toparladı.

Yedi dağın eşkıyası gürler gibi konuşmuştu:

  • Yedi Dağın Eşkıyası: “Be hey tıfıl, kimden cesaret aldın da benim dağımda destursuz gezersin? Kurda kuşa yem olmadan önce anlat bakalım burada ne aradığını.”

Genç oğul, cesaretini toplayıp, babasının hikayesini ve vasiyetini anlattı. Sözü bitince, koynundan kesenin birini çıkarıp yedi dağın eşkıyasına uzattı:

  • Genç Oğul: “Ağam, babamın bana vasiyeti ve emaneti altın kesesi işte budur. Sizin hakkınızdır. Bunu size vermezsem babam mezarında rahat yatmaz, lütfen kabul edin.”

O vahşi, o namlı eşkıya birden yüz ifadesini değiştirdi:

  • Yedi Dağın Eşkıyası: “Sevdim seni be genç adam. Safsın, temizsin, belli ki daha dünyadan haberin yoktur. Evet benim namım bu dağları sarmıştır, lakin memlekette benden büyük bir eşkıya daha bulunur. Biz eşkıya da olsak, lâyık olmadığımız mala el sürmeyiz.”

Bizim evlat şaşırmıştı:

  • Genç Oğul: “Etmeyin ağam, sizi bulmak için bir senedir dolaşıyorum. Alın bu keseyi beni bu yükten kurtarın.”

Ağa, elini kaldırıp, gencin sözünü kesti:

  • Yedi Dağın Eşkıyası: “Sen şimdi geldiğin yoldan dön, kasabayı geç, şehre var. Gidip oradaki kadı efendiyi bul. İşte memleketin en büyük eşkıyası odur. Selamımı şöyle, bu keseyi ona ver. Hiç şüphem yok kesinlikle bu keseyi alır.”

Yedi dağın eşkıyası sonra adamlarına işaret etmiş:

“Bu yiğidi, başına bir iş gelmeden düze indirin, şehir yolunda bırakın.”

Şehirdeki Kadı ve İlk Sözleşme

Böylece bir süre sonra genç oğul şehre varmıştı… Sorunca hemen kadı efendinin yerini gösterdiler. Görkemlice bir konaktı. Vardı kadı efendinin huzuruna çıktı. Güzelce selamlayıp, başından geçenlerin hepsini bir bir anlattı…

  • Genç Oğul: “İşte böyle kadı efendi. Bir kese altın benim diğeri de sizin… Bu diğer keseyi hak edenin siz olduğu söylendi. Ben de eğer kabul ederseniz size takdime geldim.”

Kadı efendi zemberekten boşalır gibi yerinden fırladı. Çok kızmıştı:

  • Kadı Efendi: “Vay ahlaksız, müfteri eşkıya… Hakkımızda neler demiş. Be hey kanun nizam bilmez adam, sen ne yüzle bana gayrimeşru para teklif edersin? Şimdi yatırayım mı seni kırbaç altına? Yoksa senin kelleni mi aldırayım? Memleketin adaletiyle meşhur kadısına böyle teklif mi yapılır?”

Genç oğul, yaptığı hadsizlikten utanmıştı, korkudan ağlamaya başladı:

  • Genç Oğul: “Efendim, affedin, ben de anlatılanlara uydum. Aylardır evimden uzağım, artık gezmekten usandım, yoruldum. Kitaba bir baksanız da bu işin bir hal yolunu bulsanız, derdime çare olsanız.”

Kadı efendi, kara kaplı kitabı açıp düşünmeye başladı:

  • Kadı Efendi: “Şimdi, bir devlet temsilcisinin böyle açıktan para kabul etmesi yüce kanunlara ve resmi nizama uygun olmaz. Lakin, aramızda bir ticari akit tanzim eder ve sen bana bu bir kese altını bir alışveriş neticesinde takdim eyler isen, hukuka göre meşruiyet kazanır ve başkaca bir işlem yapılması gerekmez. Yani, kısacası, ben bu altınlar karşılığı sana bir şey satacağım.”

Genç oğul mesele hallediliyor diye sevinmişti:

  • Genç Oğul: “Nasıl münasip görürseniz, ne satacaksınız alırım efendim?”

Kadı efendi, elini uzatıp pencereden dışarıyı gösterdi:

  • Kadı Efendi: “Bak bu dışarıdaki bahçe ve civarındaki cümle arazi bana aittir. Şimdi, ne görüyorsun bu arazinin üzerinde?”
  • Genç Oğul: “Kar görüyorum, bembeyaz, her yeri bembeyaz kar kaplamış.”
  • Kadı Efendi: “Pek güzel, işte ben bu arazideki karları sana satacağım, sen de bir kese altın karşılığı aldığını beyan eden bir belge imzalayacaksın, böylece alışveriş tamam olacak.”

Altınlardan bir an önce kurtulmak isteyen genç oğul, “Efendim aklınızla bin yaşayın” deyip teklifi kabul etti. Hemen bir sözleşme, akit düzenlediler. İmzaları attılar. Altın kesesini kadı efendiye teslim eden genç oğul, huzur içinde oradan ayrıldı…

Akşam olmak üzereydi. Çok da yorulmuştu. Bu vasiyet meselesi halledilmişti ya, gerisinin önemi yoktu. Memlekete gitmek için yola çıkmadan önce bir handa geceleyip hem karnını doyurmayı hem de biraz dinlenmeyi düşündü. Hem çok da uykusu vardı.

İkinci Davanın Şoku: İşgaliye Bedeli

Handa uyurken, sabaha karşı kadının emri ile geldiğini söyleyen bazı zaptiyeler kapıyı yumruklamaya başlamıştı.

  • Zaptiyeler: “Kalk çabuk, kadı efendi seni görmek ister, davası varmış.”

Genç oğul, “ne davası ola ki?” dediyse de, zaptiyeler dinlemedi ve götürüp yaka paça kadının huzuruna çıkardılar.

Kadı efendi hiddet içindeydi… Sinirinden sakalı titremekte, gözleri kıpkırmızı olmuş, bakışları insanı delecek gibi bakıyordu. Tam “selamunaleyküm” diyecekti ki, kadı efendi bağırdı:

  • Kadı Efendi: “Be hey utanmaz, arlanmaz, edepsiz eşkıya kılıklı işgalci. Bre biz seninle dün akşam arazimdeki karları satın aldığına dair sözleşme imzalamadık mı?”
  • Genç Oğul: “İmzaladık efendim, ben de karşılığını size takdim ettim.”
  • Kadı Efendi: “Suuus… Bak bakayım dışarıya, ne var arazimin üzerinde?”
  • Genç Oğul: “Ne olacak, kar var .. Tıpkı dünkü gibi.”
  • Kadı Efendi: “Suuus… be adam hâlâ konuşuyorsun… Dün sen bu karları benden satın aldın. O halde senin karların ne hakla benim arazimi işgal ederler? Şimdi bu işgal kanun dairesine ve resmi nizama uygun mudur? Derhal kaldır o karları benim arazimden, yoksa, vallahi acımam, seni işgalcilikten hapse attırırım.”
  • Genç Oğul: “Aman efendim, dönümler dolusu karı ben nasıl kaldırayım? Gücüm yetmez, nasıl yapayım?”
  • Kadı Efendi: “Onu, arazimi işgal etmeden önce düşünecektin. Vallahi yapacağım gereğini. Zaptiyeler, vurun bu çocuğu zincire…”

Genç oğul ağlamaya başlamıştı, yine yalvardı:

  • Genç Oğul: “Efendim, ocağınıza düştüm, yok mudur bu işin de kitaba uygun bir hal yolu?”

Kadı, kara kaplı kitabı tekrar tekrar açtı, bir müddet mırıldanarak okuduktan sonra yine sakalını sıvazladı:

  • Kadı Efendi: “Vardır elbet. Kanunların çözüm bulmadığı mesele mi ola? Şimdi arazi sahibi ve davacı olan ben ile davalı sıfatı ile sen arasında, arazimi işgal bedeli karşılığında, benim de rızam ile bir kese altın karşılığı işbu karları burada tutmaya iznim olduğunu belirtir bir sözleşme imzalarsak, bu husus resmi nizama ve yasalara uygun bir şekilde halle kavuşur. Şimdi sen bana, sana miras kalan öbür kese altını da işgaliye bedeli olarak vereceksin.”

Vasiyetin Hakikî Mânâsı

Genç oğul, öbür kese altını da verdi. Hazırlanan sözleşmeyi imzaladı. Konaktan çıktı. Dışarıda ne güzel temiz hava vardı.

Dağlara bakıp konuştu:

“Hey gidi yedi dağın eşkıyası hey… Sen haklıymışsın. Hem de çok haklıymışsın. Daha büyük eşkıyalar da varmış. Senin açık açık yaptığın eşkıyalık, bunların kanunla yaptığı eşkıyalığın yanında nedir ki.”


Hikaye, gücün ve yetkinin yozlaşması üzerinedir. Bize şu önemli dersleri verir:

Kanuni Kılıflarla Yapılan Zulmün Vahameti

Dağdaki eşkıyanın tehlikesi bellidir; gücünü kaba kuvvetten alır, sınırları öngörülebilir ve ona karşı tedbir alınabilir. Ancak asıl büyük tehlike, adaleti tesis etmekle görevli olanların, arkalarına kanun kitabını ve devletin resmi gücünü alarak yaptıkları haksızlıklardır. Karşınızda silahlı bir eşkıya varken kendinizi savunma şansınız olabilir; fakat sığınacağınız tek merci olan adalet mekanizması bizzat bir “gasp” aracına dönüştüğünde tamamen çaresiz kalırsınız. Hikaye, “kılıfına uydurulmuş” adaletsizliğin, fiziki haksızlıktan çok daha yıkıcı olduğunu gösterir.

Şeklî Hukuk ile Hakikî Adalet Arasındaki Fark

Kadı, yaptığı her adımı usulüne uygun, kitaba dayalı ve “sözleşmeli” bir ticari akit gibi gösterir. Görünürde her şey yasalara, nizama ve prosedüre uygundur; ancak ortaya çıkan sonuç tam bir zulümdür. Buradan anlamalıyız ki; bir şeyin sadece yasalara veya nizama uygun olması, onun ahlaki ve adil olduğu anlamına gelmez. Hakiki adalet, şekilsel kuralların ötesinde vicdanı ve hakkaniyeti gözetmeyi gerektirir.

Güç Sahibinin Sınırları ve “Eşkıyalık” Raconu

Hikayedeki ironik yönlerden biri, yedi dağın eşkıyasının bile kendi içinde bir ahlakî değerinin (“Biz eşkıya da olsak, lâyık olmadığımız mala el sürmeyiz”) olmasıdır. Buna karşılık, adleti tesis etmekle vazifeli olan Kadı’nın hırsı ve kurnazlığı sınır tanımamaktadır.

En büyük eşkıyalık, yetkiyi elinde bulunduranların zayıfın ve çaresizin elindekini hileyle, rızası varmış gibi göstererek elinden almasıdır.