Alevî’lik ve Sunnî’lik!

İslâm, her türlü asabiyeyi, cehaleti ve parçalanmayı ayaklar altına almıştır. Din, sadece kişinin kendi hevasına ve kısıtlı aklına göre yontacağı bir oyuncak değil; ilahi bir teslimiyet kurumu, bir edep okuludur.

Bugün “Ben Sünnîyim” deyip Hz. Ali’nin ilim şehrinin kapısı olduğundan gafil olanlar ile “Ben Alevîyim” deyip Hz. Ali’nin secde ettiği mihrabından, bağlandığı şeriattan uzaklaşanlar aynı ontolojik krizin iki farklı yüzüdür.

Hakikat şudur ki:

Sünnî olmadan Alevî, Alevî olmadan Sünnî olunamaz.
İkisi de Peygamber Efendimizin yolunda olmak demektir.

Hakikate talip olan irfan sahibi bir aklın penceresinden bakıldığında Sünnîliğin ve Alevîliğin, bu iki mefhumun birbirine zıt kutuplar değil; aynı hakikat ağacının birbirini tamamlayan dalı ve meyvesi olduğu görülür.

Meseleyi asırlardır süregelen siyasi asabiyelerden, köksüzleştirilmiş sosyolojik aidiyetlerden ve dinin içini boşaltan yüzeysel yaklaşımlardan arındırdığımızda, karşımıza muazzam bir İslâmî bütünlük çıkar.

Alevîlik Mefhumun Arapça lügat ve tarihi bağlamdaki karşılığını şu başlıklarla netleştirebiliriz:

Lügat ve Mensubiyet (Nispet) Manası

Alevîlik, Arapça lügat ve İslâm tarihi ıstılahı (terminolojisi) açısından Ehl-i Beyt mensubiyetini ifade eder. Arapçada “Alevî” kelimesi, Anadolu’da bugün kullanıldığı gibi bir inanç, mezhep veya meşrep farklılığını değil; doğrudan doğruya nesebi (soyu) ve Ehl-i Beyt mensubiyetidir.

Arapçada bir kelimenin sonuna eklenen şeddeli “y” harfi (nispet yâ’sı), aidiyet bildirir. Tıpkı “Mekkî” (Mekkeli) veya “Kureyşî” (Kureyş’e mensup) kelimelerinde olduğu gibi, Alevî (عَلَوِيّ) kelimesi de doğrudan doğruya “Hz. Ali’ye mensup, Hz. Ali’nin soyundan gelen kimse” demektir.

Ehl-i Beyt ve Alevîlik Bağlantısı

İslâm tarihinde Hz. Peygamber’in soyu, kızı Hz. Fâtıma ve damadı Hz. Ali vasıtasıyla (Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin üzerinden) devam etmiştir. Dolayısıyla Hz. Ali’nin soyundan gelmek, doğrudan doğruya Ehl-i Beyt’ten olmak anlamına gelir.

  • Arap âleminde Hz. Ali’nin soyundan gelenlere genel bir çatı isim olarak Alevîyyûn (Alevîler) denilmiştir.
  • Bu soya mensup olanlara daha özel olarak, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere Seyyid, Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere ise Şerif denmiştir.

Türkçede Mânâ Kayması

Özetle; Arapçada ve klasik İslâm tarihinde “Alevî” olmak nesep (kan bağı) ile Ehl-i Beyt’e mensup olmak demektir.

Anadolu’da ve Türkçede ise “Alevî” kelimesi zaman içinde mânâ genişlemesine ve değişimine uğramıştır. Kan bağından (nesep) ziyade; Hz. Ali’ye duyulan muhabbeti, Ehl-i Beyt sevgisini merkeze alan tasavvufi ve sosyolojik bir “yol ve muhabbet” sisteminin adı olmuştur. Arapçada “soy” bildiren kelime, bizde “yol ve muhabbet” bildiren bir mânâya dönüşmüştür.

Sünnî (Ehl-i Sünnet-Peygamber Efendimiz’in izini takip etmek )

“Sünnî” kelimesi Arapça “Sünnet” kökünden türemiştir ve “Sünnet’i takip eden, Sünnet ehli” anlamına gelir. Tam adı “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat”tir. İslâm dünyasındaki en geniş itikadi (inanç) ve fıkhî (hukuk) ana akımdır. Ehl-i Sünnet olan Ehl-i Beyti sever, muhabbet eder, yolundan izinden gider.

Sünnîlik asla kuru bir kuralcılıktan ibaret değildir. Tarih boyunca İmam Gazzâlî gibi büyük âlimlerin zâhir ile bâtını, şeriat ile hakikati cem etmesi; Kâdiriyye, Nakşibendiyye, Şâzeliyye gibi sayısız tarikatın varlığı, Ehl-i Sünnet’in marifet, hikmet ve tasavvuf kapılarını sonuna kadar açık tuttuğunun en büyük delilidir.

Dahası, Hz. Peygamber’i, Ashab-ı Kirâm’ı ve Ehl-i Beyt’i sevmek Sünnîliğin olmazsa olmaz bir rüknüdür (şartıdır). Bütün camilerin kubbesinde ve mihrabında Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman ile birlikte Hz. Ali’nin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in isimlerinin hürmetle yer alması bunun nişanesidir. Hz. Ali’yi ve onun derin ilmini sevmek sunnî olmanın şartıdır. Ehl-i Sünnet inancında Hz. Ali, ilmin kapısı ve velayetin şahıdır.

Alevî (Ehl-i Beyten olmak yada Ehl-i Beytin yolunda olmak)

Lügatte “Ali’ye mensup, Ali’yi seven ve onun yolundan giden” anlamına gelir. Temelini Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt (Peygamber’in soyu) muhabbetinin oluşturduğu; bilhassa Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu coğrafyasında şekillenmiş tasavvufi ve felsefi bir sistemdir. Hz Ali r.a. Ehl-i Beyttir, Ehl-i Sünnettir. “Ehl-i Beyt’ten olmak demek, sunnî olmak demek yani Peygamber Efendimiz’in izini takip etmek demektir.”

Alevîliğin Anadolu’daki en büyük mimarlarından biri olan Hacı Bektaş Velî’nin Makâlât adlı eserinde kurduğu “Dört Kapı Kırk Makam” öğretisinin ilk ve temel kapısı Şeriat Kapısı‘dır. (Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat). Bu inancın kökünde İslâm’ın temel kaideleri vardır.


Biz Müslümanız “Ne Sünnîyiz ne Alevîyiz” ne demek?

İslâm’ın 1400 yıllık devasa fıkhî, kelâmî ve tasavvufî müktesebatını (birikimini) iyi bilmemiz elzemdir. Alevîlik te Sunnîlikte İslâm dinini mütemmim cüzleridir. Bu iki mefhumu hakkaniyet ölçülerinden uzak bir şekilde birbirinin karşıtıymış gibi müteala etmek bilgi eksikliğinden veya ard niyetli olmakla izah edilebilir.

İslâmın Ana Mefhumları Işığında Tefekkür Edelim:

Kategori ve Usul Hatası: Din ile Meşrep Aynı Şey Değildir

İslâm dindir, ana gövdedir. Sünnîlik, Alevîlik veya tasavvufi ekoller ise bu ana gövdeden beslenen, dinin fıkhî (şer’î) veya irfanî boyutlarının zaman, mekan, kültür ve tarihi hadiseler neticesinde şekillenmiş yaşanma biçimleridir (mezhep ve meşreptir). Bir ağacın gövdesini kabul edip de dallarını, yapraklarını ve meyvelerini inkar etmek nasıl tabiata aykırıysa, İslâm’ın tarihi süreçteki meşrep ve mezheplerini “İslâm dışı” veya “gereksiz” saymak da ilmi usule aykırıdır.

Dini Tarihsizleştirmek (Kökten Koparmak)

Din, boşlukta yaşanmaz. Her mümin dini bir silsile (zincir), bir gelenek ve bir tecrübe vasıtasıyla öğrenir ve yaşar. İmam-ı Âzamların, İmam Gazzâlîlerin, Hacı Bektaş Velîlerin, Yunus Emrelerin, Şah-ı Nakşibendlerin asırlarca ilmik ilmik dokuduğu irfan ve fıkıh birikimini aradan çekip atmak, dini sadece kağıt üzerinde kalan, soyut, köksüz ve mücerret bir inanca indirgemektir. “Ne Sünnîyiz ne Alevîyiz” demek, çoğu zaman farkında olmadan “tarihsiz ve köksüz bir Müslümanlık” inşa etmeye çalışmaktır. Modern çağın bu yaklaşımı dini aslına döndürmez, aksine içini boşaltır.

İfrat ve Tefrit Arasındaki Sarkaç

Sünnîliği yahut Alevîliği sanki İslâm’a rakip ayrı birer dinmiş gibi sunanlar, anlatanlar veya birbirine düşman etmeye gayret edenler ifrat (aşırılık) içindedir ve tefrikaya (bölücülüğe) hizmet ederler. Fakat buna tepki olarak ortaya çıkıp bu kadim yolları tamamen reddederek “sadece İslâm” demek de tefrittir (aşırı noksanlıktır). Hakikat bu iki ucun ortasındadır.

Hülâsa;

“Sünnî veya Alevî olmak İslâm’dan başka bir şey olmak yada birbirine rakip olmak değil; aksine İslâm nehrinin hakikat denizine akan gürül gürül yatakları olmaktır. İslâm dairesi içinde kalarak kendi meşrebini, tarihini ve usulünü bilmek tefrika değil, asil bir aidiyettir.”


Günümüz insanının yaşadığı en büyük manevi ve sosyolojik krizlerden birini amelden (ibadetten, pratikten), sağlam bir itikattan (akaidten) ve ilahi ölçülerden mahrum olup; her işini şahsi hevası ve kısıtlı reyi ile halletmesidir. Ama birinin “Sünnî” yim ötekinin “Alevî” yim etiketi ile yaşadığı cehaleti ve hamlığı kuru bir tarafgirlikle ifade etmesi hakikatte dini ve manevi cihetten herhangi bir mânâ ifade etmez.

Dinin Kuru Bir Asabiyeye (Sosyolojik Kimliğe) İndirgenmesi Bu kişilerin taşıdığı Sünnîlik veya Alevîlik vasfı, ilahi bir rıza arayışı veya bir inanç disiplini değildir; tamamen sosyolojik, kültürel ve hatta siyasi bir “mahalle” aidiyetidir. İbn Haldun’un asabiye mefhumunda anlattığı gibi, bu sadece bir tarafgirlik hissidir. Kişi, inancın sorumluluklarını (cami, ibadet, ahlak, şeriat) yüklenmekten kaçar ama o ismin sağladığı dünyevi, kültürel veya psikolojik zırhı giymekten geri durmaz. Bu, dinin içinin boşaltılıp bir “kimlik siyasetine” veya “kavmiyetçiliğe” dönüştürülmesidir.

Nefs ve Hevâyı Kılavuz (İlah) Edinmek “Her işini kendi reyi ile çözmek”, Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet’in rehberliğini, Ehl-i Beyt’in ahlakını veya asırlık İslâm irfanını elinin tersiyle itip kendi kısıtlı aklını ve nefsini mutlak doğru saymaktır. Kadim ulema, dini şahsi menfaatlerine ve keyfine göre yontan bu tavrı, “hevasını ilah edinmek” olarak tanımlar. Bu tavırdaki bir kimsenin mezhebi veya meşrebi kendi nefsidir; Sünnîlik veya Alevîlik kelimeleri sadece bir paravandır.

Kibrin Dindarlık Kisvesine Bürümesi Din ve imanla hakiki manada bir bağı olmadığı halde “Müslümanlığı kimselere bırakmamak”, derin bir kibrin ve kifayetsizliğin tezahürüdür. Amel defteri boş olan ego, kendini yüceltmek için başkalarının dindarlığına saldırır veya sahte bir kutsiyet taslar. İslâm, kelime kökü itibarıyla “teslimiyet” demektir; ancak bu profildeki kişi Allah’a teslim olmak yerine, dini kendi kibrine teslim almaya çalışır.

Hülâsa;
Camiye yolu düşmeyen, tekkeye baş eğmeyen, şeriatın ölçülerine ve tasavvufun edebine yabancı kalıp sadece kendi reyiyle yol bulan birinin Sünnî veya Alevî etiketine haiz olması, içi boşaltılmış bir “Kültürel Müslümanlık”tan öteye geçmez. Bu, hakikat pazarında geçersiz bir akçedir.


“Sadece Hz. Ali” Diyerek İfrata Düşmek

“Ehl-i Beyt’ten olmak demek, Ehl-i Beyt’in yolunda olmak demek, Ehl-i Sünnet olmak demek; Peygamber Efendimiz’in izini takip etmek demektir.” Bu cümle, mevzunun kalbini ve hakikatini tek bir satırda hülâsa eden, şaşmaz bir ölçüdür. Zira Ehl-i Beyt’in asaleti, şerefi, sadece soy bağından değil bizzat Hz. Peygamber’e (s.a.v.) olan yakınlıktan ve O’nun s.a.v. tebliğ ettiği İslâm’ı, şeriatı ve ahlakı en kâmil manada yaşamalarından ileri gelir.

İslâm’ın o geniş, kucaklayıcı ve mutedil (dengeli) ufkunda; Hulafâ-yi Râşidîn’in (Dört Halife), cennetle müjdelenen Aşere-i Mübeşşere’nin, dini bize taşıyan Ashâb-ı Kirâm’ın ve asırlar boyu bu izi süren Allah dostlarının tamamına muhabbet beslemek varken, meseleyi daraltıp sadece “Ali” demek, İslâm itikadı ve usulü açısından ciddi savrulmaları beraberinde getirir.

İslâm âlimleri, inançta ve sevgide ölçüyü aşmayı “ifrat” (aşırılık) veya “guluv/gâlîlik” (haddi aşmak) olarak tanımlamışlardır. Bu tek boyutlu ve aşırı muhabbet anlayışının Müslümanı ve cemiyeti götüreceği tehlikeli menzilleri şu başlıklar altında tahlil edebiliriz:

Dinin Nakil Zincirinin (Sünnetin) Kopması

Kur’an-ı Kerim’i ve Hz. Peygamber’in sünnetini bize ulaştıranlar Ashâb-ı Kirâm’dır. Sadece Hz. Ali’yi merkeze alıp, Hz. Ebubekir’i, Hz. Ömer’i, Hz. Osman’ı ve diğer sahabileri dışlayan yahut onlara husumet besleyen bir anlayış, dinin nakil zincirini kırmış olur. Sünnetin taşıyıcılarına duyulan güven sarsıldığında, dinin şer’î ve pratik temelleri de sarsılır. Bu durum, zamanla kişiyi asıl kaynaktan koparır.

İtikadi Sapmalar ve Bâtınîlik Tehlikesi

Tarih boyunca “Ali muhabbeti” adı altında ifrata düşen fırkalar (Gulât-ı Şîa), zamanla Hz. Ali’ye beşer üstü, hatta haşa ilahi vasıflar atfetmeye kadar gitmişlerdir. Bu aşırı sevgi, şeriatın zâhir (görünür ve kesin) kurallarının iptal edilip, dinin tamamen sübjektif, kuralsız ve bâtınî (gizemli) bir yapıya bürünmesine zemin hazırlamıştır. Sınırı çizilmeyen sevgi, insanı şirke ve itikadi anarşiye sürükleme potansiyeli taşır.

Tefrika ve Ümmet Bilincinin Parçalanması

İslâm, “Tevhid” dinidir ve bu birlik sadece inançta değil, ümmetin kalbinde de olmalıdır. Bütün ashabı kucaklayan o engin Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat şuuru, birleştirici bir omurgadır. Ancak sevgiyi sadece bir isme inhisar ettirmek (sınırlandırmak), diğerlerine karşı cephe almayı zorunlu kılar. Bu da ümmet içinde asırlarca sürecek bir asabiyeye, tefrikaya (bölücülüğe) ve kanayan bir yaraya dönüşür.

Hz. Ali’nin Kendi Hakikatine Zıt Düşmek

İşin en acı ve ironik tarafı şudur: “Sadece Ali” diyerek ifrata düşenler, aslında Hz. Ali’nin (r.a.) hayatını, fıkhını ve ahlakını da reddetmiş olurlar. Zira Hz. Ali; Hz. Ebubekir’in ve Hz. Ömer’in arkasında yıllarca saf tutmuş, onlara danışmanlık yapmış, hatta çocuklarına Ebubekir, Ömer ve Osman isimlerini vermiştir. Hz. Ali’nin bu teslimiyetini ve şeriat bağlılığını görmezden gelip onu diğer halifelerin karşısında bir “rakip” gibi konumlandırmak, her şeyden önce Hz. Ali’ye yapılan büyük bir iftiradır.

Hülâsa; İslâm’da sevgi ve muhabbet, Sırat-ı Müstakim (doğru yol) üzere, yani ifrat ve tefritten uzak, itidalli olmalıdır. “Ehl-i Beyt’i sevmek”, onların hayatını şeriatın ölçüleri içinde yaşamaktır; onları birer mitolojik figüre dönüştürüp ashabın geri kalanına sırt çevirmek değildir.


İki Kapı, Tek Hakikat: Silsilelerin Şahitliği

Bu iki mefhumun zıtlık değil, birbirini tamamlayan birer rahmet kapısı olduğunun en büyük ve en somut şahidi tasavvuf silsileleridir. Hakikat arayışında mürşidden mürşide aktarılan manevi yollar, manevi zincir (Silsile-i Aliyye) vasıtasıyla nihayetinde İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) dayanır.

İslâm irfan geleneğindeki hak tarikatlar, Peygamber Efendimiz’den feyz alırken iki ana kapıdan geçerler:

  • Kâdiriyye, Rıfâiyye, Şâzeliyye, Halvetiyye, Mevleviyye gibi tasavvuf yollarının manevi zinciri Hz. Ali efendimiz üzerinden Resûlullah’a (s.a.v.) ulaşır.
  • Nakşibendiyye gibi devasa bir irfan yolunun silsilesi ise sadakat mağarasının yoldaşı Hz. Ebubekir efendimiz üzerinden (Ehl-i Beyt’ten İmam Câfer-i Sâdık halkasıyla) Peygamberimiz’e vasıl olur.

Yani asırlardır bütün bir Sünnî dünyanın beslendiği tasavvufi marifet ve zikir pınarlarının kahir ekseriyeti Hz. Ali’nin ilim şehrinden doğarak akmıştır. Bu muazzam manevi mimari, Hz. Ebubekir ile Hz. Ali’nin yollarının birbirine rakip olmadığını; bilakis aynı Nur’un asırlara yayılan, birbirini tasdik eden ve besleyen tecellileri olduğunu bütün dünyaya haykırmaktadır.

Sünnîlik: Ana Omurga ve Sırât-ı Müstakîm

Sünnîlik (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat), kuru bir şeriatçılık, aşksız bir kuralcılık veya Ehl-i Beyt’e mesafeli durmak demek değildir. Tam aksine, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bizzat yaşayarak gösterdiği, Ashâb-ı Kirâm’ın taşıdığı ve asırlar boyunca büyük ulemanın, ariflerin ve Allah dostlarının ilmek ilmek dokuduğu İslâm’ın ana omurgasıdır.

  • Bütüncül Muhabbet: Sünnîlik; Hz. Ebubekir’in sadakatini, Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Osman’ın hayâsını ve Hz. Ali’nin ilmini birbirinden ayırmadan, Hulefâ-yi Râşidîn’in tamamını baş tacı etmektir.
  • Zâhir ve Bâtın Dengesi: Sünnî mefhumu, İslâm’ı sadece kalpteki bir sevgiye veya sadece bedendeki bir ritüele hapsetmez. Fıkıh ile hayatı nizam altına alırken, tasavvuf ve marifet kapılarını sonuna kadar açık tutar. Şeriatı bir kabuk, hakikati ise o kabuğun koruduğu öz olarak görür.
  • Ehl-i Beyt Sevdası: Hakiki bir Sünnî, namazında okuduğu tahiyyatta Ehl-i Beyt’e salavat getirmeden ibadetini tamamlayamaz. İmam Şâfiî’nin, “Eğer Ehl-i Beyt’i sevmek Râfızîlik (dinden çıkmak/sapmak) ise, şahit olsun ins ü cin ki ben Râfızîyim” demesi, Ehl-i Sünnet’in Hz. Ali ve soyuna duyduğu aşkın en somut delilidir.

Alevîlik: Hakiki Muhabbet ve Ehl-i Beyt Neşvesi

Alevîlik kelimesi, en saf ve lügat manasıyla “Hz. Ali’ye tâbi olmak, Hz. Ali’yi sevmek ve onun izinden gitmek” demektir. Tarihsel ve sosyolojik süreçlerde bu kavramın içi boşaltılmaya, şeriattan koparılmaya veya salt bir siyasi/kültürel kimliğe dönüştürülmeye çalışılsa da, “Alevî” olmanın hakikati çok ulvidir.

  • Peygamberin İzini Sürmek: Hz. Ali, “Ben, Muhammed’in (s.a.v.) kullarından bir kulum” diyerek kendi makamını en güzel şekilde tarif etmiştir. (buradaki “kul” ifadesi, bildiğimiz ilahi anlamdaki (Allah’a kulluk/ibadet etme) kulluk değil; Arap dilindeki “öğrenci, itaatkar, hizmetkâr veya talebe” anlamındadır.) Dolayısıyla hakiki manada Alevî olmak; Hz. Ali’nin uğruna canını feda ettiği Kur’an’a ve Peygamber Sünneti’ne tabi olmaktır.
  • Şeriatın Gölgesinde Marifet: Hz. Ali, şeriatın en büyük muhafızlarından, namazın ve mescidin en sadık aşıklarındandır. Öyle ki, şehadeti dahi mescitte, namaz yolunda olmuştur. Şeriatı aradan çekip, camiyi ve secdeleri terk ederek sadece dilde kalan bir “Ali muhabbeti” iddia etmek, en başta Hz. Ali’nin aziz hatırasına zıt düşmektir.
  • İfrattan Kaçınmak: Muhabbette ölçüyü kaçırıp (guluv-aşırılık), ashabın diğer büyüklerine husumet beslemek Hz. Ali’nin yolu değildir. O, diğer halifelere en zor zamanlarda müşavirlik yapmıştır. Tarihi gerçekler; Hz. Ali’nin ilk üç halife (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman) ile olan ilişkileri sadece siyasi veya ilmi bir danışmanlıkla sınırlı kalmamış; aralarında çok derin ailevi bağlar, akrabalıklar ve büyük bir sevgi nişanesi olan isim verme geleneği oluşmuştur.

Hakikatte İkiside Aynı Kapıya Çıkar

Hakikat şudur ki: Sünnî olmadan Alevî, Alevî olmadan Sünnî olunmaz.

Alevî olmak da, Sunnî olmak da;

  • Hz. Ali gibi Kur’an’ın canlı bir muhafızı olmaktır,
  • Hz. Ali gibi geceyi kıyamla, gündüzü cihad ve adaletle geçirmektir,
  • Ehl-i Beyt’in tertemiz ahlakını kuşanıp yalan, gıybet ve haramdan uzak durmaktır,
  • Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) sarsılmaz bir bağla bağlanıp bütün ashabı muhabbetle kucaklamaktır.

Hakiki manada Ehl-i Sünnet olan herkes zaten asil birer Alevî’dir. Hakiki manada Alevî olan herkes zaten asil birer Sunnî’dir. Bu mânâyı idrak edip hayatına tatbik edenlere selam olsun;

Ne mutlu İSLÂM olanlara; Ne mutlu MÜSLÜMAN olanlara.

Etimolojik ve Istılahî Lügatçe

  • Asabiye: (Arapça ‘asab kökünden) Körü körüne tarafgirlik. İbn Haldun sosyolojisinde; bir soya, gruba veya meşrebe duyulan, aklın ve hakikatin önüne geçen aşırı dayanışma ve aidiyet hissi.
  • Bâtın: (Arapça batn [iç, karın] kökünden) Gizli olan, bir şeyin iç yüzü, özü. Tasavvufta ve İslâmî ilimlerde şeriatın manevi, kalbî ve derunî boyutu. (Zıddı: Zâhir)
  • Guluv / Gâlîlik: (Arapça galâ kökünden) Dini konularda, inançta veya bir şahsa duyulan muhabbette haddi aşmak, ölçüyü kaçırıp aşırıya gitmek.
  • Hülâsa: (Arapça hulâsa kökünden) Bir konunun süzülmüş özü, esası, özet.
  • İfrat ve Tefrit: İfrat (Arapça fert kökünden) bir konuda ölçüyü aşıp çok ileri gitmek; Tefrit ise aşırı geride kalmak, noksan bırakmak demektir. İslâm, her ikisinin de reddedildiği “itidal” (denge) yolunu emreder.
  • İnhisar Etmek: (Arapça hasr kökünden) Bir şeyi sadece bir kişiye, zümreye veya bir kavrama tahsis etmek; daraltmak, tekel altına almak.
  • Istılah: (Arapça sulh/ıslah kökünden uzlaşma manasında) Âlimlerin veya bir meslek grubunun bir kelimeye lügat manası dışında yükledikleri özel anlam; bilimsel terim, terminoloji.
  • Mefhum: (Arapça fehm [anlamak, kavramak] kökünden) Zihinde anlaşılan şey, kavram, konsept.
  • Müktesebat: (Arapça kesb [kazanmak, çabalamak] kökünden) Zaman içinde emek verilerek kazanılmış, elde edilmiş şeylerin bütünü; ilmi, fikri veya tarihi birikim.
  • Ontolojik: (Yunanca ontos [varlık] kökünden) Varlıkbilimsel. Ontolojik kriz, kişinin kendi varlık sebebiyle, varoluş gayesi ve özüyle çelişkiye düşmesi durumudur.
  • Rücu Etmek: (Arapça rücû kökünden) Geri dönmek, aslına ve köküne yönelmek.
  • Tefrika: (Arapça fark kökünden) Bütünlüğü bozan ayrılık, gayrılık, bölücülük; Müslümanlar arasına giren nifak.
  • Zâhir: (Arapça zhr [ortaya çıkmak] kökünden) Görünen, aşikâr olan, dış yüz. Fıkıhta dinin açık ve kesin olan pratik kuralları.