tefekkür

Hayatın Mânâsı Nedir?

Hayatın Mânâsı Nedir?

Dünyada kıyâmet gerçeğinden habersiz yaşayıp nefsânî arzularının tatminsizliği içinde fânî ve gelgeç sevdâların câzibesine kapılmak, ebedî istikbâl karşısında ne korkunç bir hüsrandır! Böyle gâfilâne bir hayatın neticesi, binbir türlü nedâmet çırpınışlardan ibârettir.

Necip Fâzıl, bu gaflete düşmekten şöyle îkâz eder:

Yağız atlı süvâri, koştur atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları…

Bu sebeple, sâlih bir kul olarak bu fânî âleme vedâ edebilmek için sayılı olan nefeslerimizi, son nefese ve husûsiyle de kıyâmetin o dehşetli gününe hazırlamak îcâb etmektedir

Yaratılış Hikmetini İdrâk

Yaratılış hikmetini idrâk edemeyen, maddî ve mânevî yapısının inceliklerinden gâfil kalan bir insanın; nezih bir hayat sürmesi ve kâinattaki kudret akışlarını müşâhede edebilmesi ise imkânsızdır.

Bu âlem; Âkiller (akıl sahipleri) için seyr-i bedâyî (ilâhî sanatın eşsiz güzelliklerini ibretle temâşâ ); ahmaklar içinse yemek ve şehvetten ibârettir.

Görebilen bir kalp için kâinat, bir hârikalar sergisidir. Zira bütün güzellikler, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlinin güzelliğinden sızan bir akistir.

Kâinattaki her şey insana âmâde kılınmıştır. Öyle ki, nice varlık, kendisi için ürettiklerini daima ihtiyaçlarından fazla üretir. Bunun sebebi, başkalarının, bilhassa da insanoğlunun ihtiyacını gidermektir. Bunda akıl ve gönül sahipleri için ne büyük hikmetler vardır.

Meselâ: Bal arısının ömrü ortalama kırk beş gündür. Bu kısa süreyi o, kendine ve nesline bal üretmekle geçirir. Üstelik ihtiyacından daha fazlasını üretir ve onda büyük istifade payı insanoğluna düşer.

Yine bir inek, yavrusunun ihtiyaç duyduğu sütü, fazla fazla üreterek insanoğlunun istifadesine sunar. Aynı şekilde bir elma ağacındaki elmaların içinde bulunan çekirdeklerden bir tanesi bile, onun neslini devam ettirmeye muktedir iken, her yıl o ağacın dallarını yere eğecek kadar meyve yetişmektedir.

Hayatta nelere dikkat edelim, bu hayatı nasıl yaşayalım?

Hepimiz bir hayat sürüyoruz, günler günleri kovalıyor, aylar ayları, yıllar yılları takip ediyor ve ömür dediğimiz o sermaye avucumuzun içindeki buz gibi eriyip gidiyor. Peki, bu gidişat içerisinde bir mümin olarak duruşumuz ne olmalı? Pusulamızı nereye çevirmeliyiz? Ebedi hüsrana uğramamak için hangi kriterleri kendimize rehber edinmeliyiz?

Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, bizlerin hayat rehberi ve kılavuzumuzdur. Ümmetine karşı çok düşkün olan o Yüce Resul, bizlere hayatı nasıl doğru yaşayacağımızın formülünü tek bir hadis-i şerifte adeta özetliyor.

Buyuruyorlar ki:

Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil:
Hâkim el-Nîsâbûrî’nin el-Müstedrek (IV, 341) Buhârî’nin Rikâk (3) ve Tirmizî’nin Zühd (25)

Mümin, elindeki imkanlar uçup gitmeden önce o imkanların farkında olan insandır. Elindeki nimetler zeval bulup yok olmadan önce, o nimetlerin kadrini kıymetini bilip gereğini icra eden insandır. Bizler maalesef insanoğlu olarak elimizdeki nimetlerin kıymetini genellikle onlar elimizden kayıp gittikten sonra anlarız. Kaybetmeden kıymet bilmek irfanın, kaybettikten sonra dövünmek ise gafletin alametidir.

Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hadis-i şerifin devamında bu beş hususu şöyle sıralıyor:

1. İhtiyarlık Gelmeden Önce Gençliğin Kıymeti

Hadis-i şerifteki ilk ikaz: “İhtiyarlık gelip çatmadan önce gençliğin kıymetini bil.” Gençlik öyle bir sermaye, öyle bir rüzgar ki insana hayatında sadece bir defa veriliyor. Ve o kadar hızlı, o kadar fark ettirmeden akıp gidiyor ki hani şairin dediği gibi: “Bir uykudur, bir rüyadır geçti gitti” misali, insan arkasına baktığında “Ne ara yaşlandım?” demekten kendini alamıyor.

İhtiyarlık geldiği zaman, insanın beli büküldüğü, dizlerinin bağı çözüldüğü, gözünün nuru azaldığı, kulaklarının işitmesi zayıfladığı zaman; insan istese de gençlikte yapabileceği o heyecanlı ibadetleri, taatleri, hayır ve hasenatları, İslam davası adına koşturmacaları istese de yapamaz hale geliyor. Gençken camiye koşarak giden ayaklar, yaşlanınca evden dışarı çıkmakta zorlanıyor. Gençken sabahlara kadar ibadet edebilecek, okuyabilecek, üretebilecek gücü kendinde bulan bünye, yaşlanınca iki rekat namaz kılarken zorlanmaya başlıyor.

Onun için gençlik dönemi, adeta ahiret azığının en gür, en bereketli şekilde hazırlanacağı bir hasat öncesi ekim dönemidir. O dönemde yapılan ibadetlerin, o dönemde sergilenen güzel ahlakın, haramlara karşı gösterilen o dik duruşun Allah katındaki değeri çok ama çok yüksektir. Düşünün bir kere, yaşlanıp ununu elemiş, eleğini asmış, günah işleyecek mecali kalmamış bir insanın günahlardan uzak durması ile; damarlarında kanın deli gibi aktığı, her türlü günah kapısının önüne serildiği gençlik döneminde “Ben Allah’tan korkarım!” diyerek harama sırtını dönen bir gencin duruşu bir olabilir mi? Elbette olamaz.

İşte bu yüzden Efendimiz (s.a.v.) bizlere müjdeyi veriyor: Gençliğini Allah yolunda, onun rızasına uygun bir şekilde tüketen, o iffet ve istikamet abidesi olan fidan gibi delikanlılar, hiçbir gölgenin bulunmadığı o dehşetli mahşer gününde, Arş’ın gölgesi altında gölgelenecek olan yedi şanslı sınıftan bir tanesidir. Dolayısıyla “Daha yaşım genç, ileride tövbe ederim, ileride namaza başlarım, yaşlanınca hacca gider gelirim, ondan sonra kendimi dine adarım” mantığı şeytanın en büyük tuzaklarından biridir. Çünkü hiç kimsenin yarına çıkmaya, bırakın yarını bir sonraki nefesi almaya garantisi yoktur. Ölüm yaşa bakmaz. Bu yüzden ihtiyarlık gelmeden gençliğin kıymetini bilmek, onu Allah yolunda eskitmek esastır.

2. Hastalık Gelmeden Önce Sağlığın Kıymeti

İkincisi; “Hastalık gelip çatmadan önce sağlığın, afiyetinizin kıymetini bil.”

İnsan sağlığa, sıhhate çok çabuk alışıyor. Vücudumuzda tıkır tıkır işleyen o muazzam sistemi, ağrımayan başımızı, sızlamayan dişimiz, rahatça nefes alan ciğerlerimizi sıradan bir şeymiş gibi görüyor ve onu hiç kaybetmeyecekmiş gibi bir yanılgıya düşüyoruz. Halbuki insanoğlu çok zayıf bir varlıktır. Gözle görülmeyen bir mikrop, küçük bir virüs, koca koca iddialarla yürüyen insanları, pehlivan gibi bünyeleri bir anda yataklara mahkum edebiliyor, çaresiz bırakabiliyor.

Sağlık elden gittiği zaman insan anlıyor ki; meğer dünyadaki en büyük zenginlik, en büyük saraylar, en büyük makamlar değil, tek bir nefesi rahatça alıp verebilmekmiş. Kanuni Sultan Süleyman ne güzel özetlemiş: “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Sıhhat yerindeyken kılınan namazın lezzeti, tutulan orucun bereketi, koşturulan hizmetlerin imkanı bir başkadır. İnsan hastalandığı zaman bazen başını secdeye koymak ister ama koyamaz. Oruç tutmak için yanar tutuşur ama bünyesi ilaçlardan dolayı elvermez. İşte o hasta yatağına düştüğümüz zaman, hastane koridorlarında şifa aradığımız zaman “Ah, keşke zamanında sağlığım yerindeyken şu ibadetleri yapsaydım, falan hayır işine koşsaydım, ömrümü hayırlı işlerde tüketseydim” diyerek pişman olmamak için; o hastalık gelip kapıyı çalmadan, yataklara düşmeden önce sağlığın, sıhhatin ve afiyetin kıymetini bilmek, onu Allah’ın rızası istikametinde en verimli şekilde değerlendirmek gerekir. Sağlık, amel işlemek için bize verilmiş en büyük kredilerden biridir.

3. Fakirlik Gelmeden Önce Zenginliğin Kıymeti

Üçüncüsü; “Fakirlik gelip çatmadan önce zenginliğin, mali imkanların kıymetini bil.”

İslam dininde zenginlik de bir imtihandır, fakirlik de bir imtihandır. Dinimiz zenginliği kötülememiş, bilakis zenginliğin hayra vesile kılınmasını emretmiştir. Elinde imkan varken, helalinden kazanıp o kazancı yine Allah yolunda harcayabilmek, malıyla cihad edebilmek muazzam bir rütbedir. “Veren el, alan elden üstündür” buyuruyor Efendimiz.

Mümin, elindeki malı mülkü kendi şahsi egoları, lüksü, şatafatı için değil; Allah’ın rızasını kazanmak, fakiri gözetmek, yetimin başını okşamak, yoksulun derdine derman olmak için kullanmalıdır. İnfak ederek, zekatını tam vererek, sadakasını gizli açık dağıtarak malını bereketlendirmelidir.

Çünkü dünya hali böyledir; bugün zirvede olan, yarın tabanda olabilir. Bugün malı mülkü olan, ekonomik şartların değişmesiyle, bir afetle, bir iflasla bir anda elindekileri kaybedebilir. İnsan elindeki malı mülkü kaybettiği zaman, fakirlik gelip çattığı zaman kalbinde ne kadar büyük bir cömertlik duygusu olursa olsun, “Şuraya bir cami yaptırayım, şu talebeye burs vereyim, şu fakirin elinden tutayım” dese de elinde avucunda bir şey kalmadığı için bunu gerçekleştiremez. Sadece temennide kalır.

Dolayısıyla mümin, cebindeki parayı, elindeki malı kendi mülkü değil, Allah’ın ona geçici olarak verdiği bir emanet olarak görmelidir. Ve o imkanlar henüz elindeyken, cepler doluyken, imkanlar elverirken fakirlik kapıyı çalmadan önce infak kapılarını sonuna kadar zorlamalıdır. Unutmayalım ki, ahirete götüreceğimiz mal, yiyip tükettiğimiz veya biriktirip mirasçılara bıraktığımız mal değil, Allah rızası için infak edip önden gönderdiğimiz maldır.

4. Meşguliyet Gelmeden Önce Boş Vaktin Kıymeti

Dördüncüsü; “Meşguliyet gelip yakana yapışmadan önce boş vaktin kıymetini bil.”

Zaman, insanoğluna verilen, telafisi, geri dönüşü ve ikamesi asla olmayan yegane sermayedir. Kaybedilen parayı tekrar kazanabilirsiniz, kaybedilen sağlığı bazen tedaviyle geri alabilirsiniz ama akıp giden bir saniyeyi, arkasından ne kadar ağlarsanız ağlayın asla geri döndüremezsiniz. Efendimiz (s.a.v.) başka bir hadisinde ne buyuruyor? “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit.”

Bugün boş vaktimiz olabilir. Kendimizi geliştirmek için, Kur’an okumak için, dini ilimleri öğrenmek için, ibadetlerimizi huşu içinde yapmak için vaktimiz elverebilir. Ailemize, çevremize, ümmete faydalı olacak işler üretmek için zaman bulabiliyor olabiliriz. Ancak hayat durağan değildir. Yarın öyle bir meşguliyet, öyle bir geçim derdi, öyle bir ailevi sorumluluk veya beklenmedik bir gaile baş gösterir ki, insan başını kaşıyacak, arkasına bakacak vakit bulamaz hale gelebilir.

“Bugün kalsın yarın yaparım, haftaya başlarım, şu işler bir bitsin ondan sonra dindarlaşıp ibadetlerime sarılırım” diyenler, tarihin her döneminde aldanmışlardır. Tasavvuf ehli ne der? “Sufi, ibnü’l-vakittir.” Yani vaktin oğludur, anı yaşar, anın gereğini yapar. Ertelemek, şeytanın en masum görünen ama en öldürücü silahıdır. İşte o dünya meşguliyetleri, hayat koşturmacaları, geçim gaileleri dalgalar halinde üzerimize gelip bizi yutmadan önce, elimizdeki o sakin, huzurlu ve boş anları çok büyük bir ganimet bilip hemen şimdi ahiret yatırımlarına dönüştürmeliyiz.

5. Ölüm Gelmeden Önce Hayatın Kıymeti

Ve beşincisi; “Ölüm gelip çatmadan önce hayatın kıymetini bil.”

Bu dünya bir misafirhane, bizler de birer yolcuyuz. Bu yolculuğun ne zaman, nerede, hangi nefeste biteceğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz kesin bir gerçek var: O da ölümün mutlak surette bir gün kapımızı çalacağıdır. Son nefes verilip, gözlerden dünya perdesi kalkıp ahiret perdesi açıldıktan sonra artık her şey bitiyor. İmtihan süresi doluyor, kalemler kırılıyor, sayfalar kuruyor ve amel defteri tamamen kapanıyor.

O an geldikten sonra artık geri dönüş yok. Keşkelerin, pişmanlıkların, gözyaşlarının hiçbir faydası yok. Kur’an-ı Kerim mücrimlerin o andaki feryatlarını bize şimdiden haber veriyor.

Ne diyecekler? “Rabbimiz, bizi dünyaya geri gönder, bizi bir anlığına da olsa dünyaya iade et de daha önce yapmadığımız salih amelleri işleyelim, sana kul olalım.” Ama cevap ne olacak? “Asla! Bu sadece sizin söylediğiniz boş bir sözden ibarettir.”

İşte o feryatların, o geri dönüş arzularının fayda vermeyeceği, pişmanlığın insanı kavuracağı o çetin gün gelip çatmadan önce, şu an aldığımız ve verdiğimiz her bir nefesin, uyandığımız her bir sabahın, yaşadığımız her bir günün kıymetini bilmeliyiz. Hayat, ahiretin tarlasıdır. Burada ne ekersek, ahirette onu biçeceğiz. Burada rahmet ekersen oradan rahmet biçeceksin, burada gaflet ekersen orada hüsran biçeceksin. Ölüm gelmeden önce hayatı, nefes almayı en büyük ganimet bilmek, uyanık ve akıllı bir müminin en belirgin, en net vasfıdır.

Sonuç ve Dua

“Hayatta nelere dikkat edelim, bu hayatı nasıl yaşayalım?” sorusunun cevabını bizzat Allah Resulü (s.a.v.) bize bu reçeteyle sunuyor. Hayatı bu beş temel süzgeçten geçirerek yaşamak zorundayız.

  • Gençliği ihtiyarlıktan önce,
  • Sağlığı hastalıktan önce,
  • Zenginliği fakirlikten önce,
  • Boş vakti meşguliyetten önce,
  • Ve hayatı ölümden önce ganimet bilerek,

Bunların hepsinin birer emanet olduğunu unutmayarak, adımlarımızı Allah’ın rızası doğrultusunda atmalıyiz. Eğer hayatı bu şuurla yaşarsak, dünyamız da ahiretimiz de mamur olur inşallah.

Cenab-ı Hak her birimize elindeki nimetlerin farkında olan, ömrünü gafletle ziyan etmeyen, uyanık, basiretli ve ferasetli müminler olabilmeyi nasip eylesin. Bizleri nefsimizin ve şeytanın erteleme tuzaklarından muhafaza buyursun. Hayatımızı, rızasına muvafık salih amellerle, güzel ahlakla tezyin edebilmeyi, süsleyebilmeyi hepimize lütfeylesin. Son nefesimizde de kelime-i şehadetle, imanla, huzuruna ak yüzle çıkabilmeyi müyesser kılsın.