tomurcuk

Nerede Olursan Ol Allah’ın Zikriyle Meşgul Ol!..

Son Pişmanlık Kapıyı Çalmadan: Kalbi Zikirle Tedavi Etmek

Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

“O halde, vay kalpleri Allah’ın zikrinden (boş kalıp) kaskatı olanlara! Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” (Zümer, 22)

Allah-u Zülcelâl, bu ayet-i kerime ile bize çok büyük işaretler vermektedir. Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hadis-i şerifleri bizim için büyük bir eczane gibidir. Orada manevi ilaçlar vardır ve bu ilaçları vaktinde kullanmamız lazımdır.

Nasıl ki bir insan hastalanınca tedavi oluyor, tedavi olmadığı zaman da gün geçtikçe hastalığı artıp ölüme kadar gidiyorsa; manen hasta olan insan da manevi ilaçları, yani Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifleri hayatına uygulamazsa gün geçtikçe durumu kötüye gider. Sonuçta bütün maneviyatını kaybeder ve manevi olarak ölür. Bunun için bu ilaçları kullanıp kendimizi acilen tedavi etmemiz lazımdır.

Böyle davranmadığımız takdirde Allah’ın zikrinden gafil kalıyoruz ve kalplerimiz katılaşıyor. Kalpleri katılaşan insanlar da apaçık bir dalalete (sapıklığa) düşüyor. İnsanın manen tedavi olması için en büyük ilaç, Allah’ı zikretmektir.

Gerçek Zikir Nedir?

Bu zikirden, yani Allah’ı zikretmekten kastedilen mana, sadece bir kenara oturup ele tespih alarak “Allah, Allah…” demek değildir.

İnsanın nerede olursa olsun; ister yolda yürürken, ister arkadaşlarıyla konuşurken, ister başka bir işle meşgulken o anda Allah-u Zülcelâl’in onun yanında hazır ve nazır olduğunu düşünmesi çok büyük bir zikirdir. İnsan, ancak o zaman Allah’ı hakkıyla zikretmiş sayılır.

İnsan böyle davrandığı zaman daima hayırlara yönelecek, kendini günahlardan muhafaza edecek ve sonuçta da çok güzel neticeler alacaktır. Şunu çok iyi bilmemiz lazımdır ki, bu dünya hayatı bittikten sonra hakikat tamamen ortaya çıkacaktır. Hakikatin ortaya çıktığı, insanların sevap ve günahlarının önüne sunulduğu o günde perişan olmamak için hazırlığımızı şimdiden yapmamız gerekir.

İslam’ı Hakkıyla Yaşamak ve Temsil Etmek

Her ne kadar İslam dinini hakkıyla yaşayamıyorsak da, bari ona zararımız dokunmasın!

Bugün gayrimüslimler; iman etmeyen ya da iman edip de gereklerini yapmayan, namazını kılmayan, orucunu tutmayan, zekatını vermeyen ve her çeşit günahı işleyen kimselere bakarak şöyle diyorlar: “Eğer Müslümanlık böyleyse, Müslümanlık hiçbir işe yaramıyor. Sizinle bizim aramızda hiçbir fark yok, bu nasıl din!”

O kişiler, kendileri İslam’ı yaşamadıkları gibi başka insanlara da kötü örnek oldukları için büyük bir vebal altında kalırlar. Böyle kimseler kendi nefislerine zulmetmiş, kendi elleriyle kendilerini ateşe atmışlardır. Yine de Allah-u Zülcelâl, inananları imanları sebebiyle cezalarını çektikten sonra cehennemden çıkaracaktır. Ancak kâfirler için Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“O gün, zalim kimse ellerini ısıracak ve şöyle diyecek: Eyvah! Keşke peygamberin maiyetinde (onunla birlikte) bir yol tutsaydım.” (Furkan, 27)

Nasıl dünyada bir insan dehşetli ve ne yapacağını bilemediği bir işle karşılaşınca çaresizliğe düşüyor, elini ısırıyor ve “Keşke ben başından bunun tedbirini alsaydım da başıma böyle bir şey gelmeseydi” diyorsa; kendi nefislerine zulüm yapan şahıslar da o çetin günde ellerini ısıracak ve “Keşke biz de Allah’ın Resulü ile Allah’a doğru yol alsaydık, ona tabi olsaydık” diyecekler. Ama o zaman iş işten geçmiş olacaktır.

Demek ki Müslüman olarak günah işlemeye devam ettiğimiz ve Allah’ın zikrinden gafil kaldığımız zaman, kalplerimiz katılaşacak ve biz de o pişmanlığı yaşayacağız. İş işten geçmeden bunları düşünmeli ve tedavi yollarını aramalıyız.

Ashab-ı Kiram’ın Reçetesi: Hz. Muaz’a Üç Tavsiye

Nasıl bir insan hasta olduğu zaman doktora gidiyor, neresinin ağrıdığını söylüyor ve “Hangi ilacı kullanırsam geçer?” diye soruyorsa; Ashab-ı Kiram da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yanına gidip hallerini arz ediyor, manevi hastalıklarını söylüyor ve “Ya Resulallah, benim için ne lazımdır?” diye soruyorlardı.

Muaz bin Cebel (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yanına gittim ve ona: — Ya Resulallah! Ahiretim için ne lazımdır, bana bu konuda tavsiyede bulun, dedim. Bana şöyle buyurdu:

“Ya Muaz! Sanki Allah’ı görüyorsun gibi O’na ibadet et.”

Burada bizim için çok büyük bir işaret vardır. Eğer insan Allah’ı her an görüyormuş gibi ibadet etse, O’nu o kudret ve azametiyle tanısa, o ibadetin kalitesini ancak Allah bilir! Onun karşılığını da ancak Allah verir. İnsan bu bilinçte olduğu zaman kolay kolay günaha da düşmez. Çünkü Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Muhakkak ki (sahih) namaz, edepsizlikten ve uygunsuzluktan alıkoyar.” (Ankebut, 45)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) başka bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmaktadır:

“Siz bir namaz kıldığınız zaman, ‘Bu benim son namazımdır, ben bir daha namaz kılma fırsatı bulamayacağım’ diye düşünün. Bir sadaka, bir zekat verdiğiniz zaman da öyle düşünün.”

Yani yapılan her ameli son amel olarak kabul etmeli, ondan sonra tekrar amel yapma fırsatımız olmayabileceğini düşünmeli ve kendimizi ona göre ayarlamalıyız. İnsan ölürken son bir namaz kılsa ya da sadaka verse şöyle düşünür: “Ben ölüyorum. Bu benim son amelimdir. İnşallah bununla Allah’ın rızasını kazanırım.” İnsan böyle düşündüğü zaman imanın halaveti (tatlılığı) bütün vücuduna yerleşir; ibadetini içinden gelerek, isteyerek ve ondan tat alarak yapar.

Ama maalesef hep gafletten dolayı vücudumuz bir yerde ibadet ediyor, kalbimiz ise başka düşüncelerle başka yerlerde geziyor. Vücut güya ellerini Allah’ın huzurunda bağlıyor, kalp ise dünyalık işlerin peşinde dolaşıyor. Böyle olduğu zaman da ibadetten beklenen manevi menfaat elde edilemiyor.

Ashab-ı Kiram kendilerini hasta, Peygamberimiz’i (s.a.v.) ise doktor gibi görüyorlardı. Onun söylediklerini dinliyor, tam anlamıyla hayatlarına uyguluyor ve emirlerini kılı kılana yerine getiriyorlardı.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.), Muaz bin Cebel’e (r.a.) ikinci tavsiyesi ise şu şekildeydi:

“Ya Muaz! Nefsini ölülerden say.

Niçin öyle diyor? Çünkü ölüler; bu dünyanın malına, keyif ve sefasına (kendilerini aldattığı, onlara zarar verdiği, Allah’ın zikrinden alıkoyduğu ve günaha yönelttiği için) düşmandırlar. Eğer biz onların dünyaya karşı ne kadar pişman olduğunu bilseydik, dünyaya karşı sevgimiz çok azalırdı. İşte, insan nefsini ölülerden kabul edince nasıl teslimiyet sahibi bir kul haline geleceğini ancak Allah bilir!

Hz. Peygamber’in (s.a.v.), Muaz bin Cebel’e (r.a.) üçüncü tavsiyesi ise şuydu:

“Ya Muaz! Bir taşın yanında, bir ağacın yanında, nerede olursan ol, Allah’ın zikriyle meşgul ol!

Çünkü yanında Allah’ın zikrini yaptığın toprak, taş ve ağaç, kıyamet gününde sana: “Ya Rabbi! Bu kulun benim yanımda senin zikrini yaptı” diye şahitlik edecektir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Muaz bin Cebel’e (r.a.) ettiği bu üç tavsiyeye uyduğumuz zaman, Allah-u Zülcelâl’in hakiki bir kulu oluruz.

Ahirette Kurtuluşun Yolu: Dili Muhafaza Etmek

Bir gün Ukbe b. Âmir (r.a.) (Not: Orijinal metindeki Ahmed b. Amir, tarihi kaynaklarda Ukbe b. Âmir olarak geçer) Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelerek: — Ya Resulallah! İnsan, kıyamet günü kendini nasıl kurtaracak? dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v.) ona şöyle cevap verdi:

“Dilini hatalardan, gıybetten ve yalandan muhafaza et! Evin sana dar gelmesin (fitne zamanı evinde otur) ve günahların için ağla!”

Bu hadis-i şerif, şu anda içinde yaşadığımız zamana çok uygundur. Çünkü zamanımız günahın, yalanın ve gıybetin çok olduğu bir zamandır. İnsanın gitmiş olduğu birçok meclis, maalesef günah meclisidir.

İnsan bir ortama gittiği zaman oradakilere nasihatte bulunamıyorsa, onları günahlardan çeviremiyorsa, sonunda o da onlarla beraber günaha giriyor ve ortama uyuyor. Onlara uymamak için dilimizi muhafaza etmemiz, gerektiğinde kendi köşemize çekilmemiz ve kendi hatalarımız üzerine ağlamamız emir olunuyor.

Çünkü insan ne kadar iyi olursa olsun hata sahibidir, beşerdir; nefis ve şeytan onu hep aldatmaya çalışmaktadır. İnsan bazen bunlara mağlup olabilir. Günah sahibi olduktan sonra tek çare; kendi günahlarımız ve hatalarımız karşısında Allah’a yalvarmak, ağlamak, af ve mağfiret dileyerek: “Ya Rabbi! Özür diliyorum, tövbe ediyorum” demek ve bize rahmetiyle muamele etmesi için O’na niyazda bulunmaktır.

Dünyadan Gerçek Nasibimiz Nedir?

Son olarak, bazı âlimlerin çok güzel tefsir ettiği şu ayet-i kerime bize büyük bir işarettir:

“Dünyadan da kendi nasibini unutma.” (Kasas, 77)

Dünyada bizim gerçek nasibimiz nedir? Hakiki anlamda sadece bir kefendir. Bütün dünya senin de olsa, senin dünyadan fiziki nasibin, üzerine örtülecek birkaç metre çaputtur. Çünkü bütün mal ve servet geride kalacaktır.

İnsan bunu tam olarak idrak ettiği zaman, Allah-u Zülcelâl’in ibadetine sımsıkı sarılır ve kendi gerçek payını, yani amel-i salihini dünyadan ahirete götürmek için aşkla, muhabbetle çalışır. Demek ki müminin dünyadan gerçek nasibi; Allah-u Zülcelâl’e ibadet etmek ve ahirette kendisine yardımcı olacak salih ameller, hayırlar işlemesidir.

Allah-u Zülcelâl, hepimize istediği ve razı olacağı şekilde salih ameller yapmayı nasip etsin inşallah. (Âmin)

Sallallâhu alâ Seyyidinâ Muhammedin-Nebiyyil-Ümmiyyi ve alâ Âlihî ve Sahbihî ve Sellem.