Şahsyetli Bir Nesil İçin...
Gönül Yolculuğu: Kelama Sığmayan Umman
Gönlü, gönlün hamilini tavsif etmek namümkündür belki… Lisan nakıs kalsa da, kelam sükuta meyyal olsa da acziyeti bahane ederek başladık kelâma…
Gönül bu; asırlara dayanır hikayesi. Bazen Mecnun yüreğinde yeşerir aşk sarmaşığıyla, bazen Leyla’nın kalbinde açar cesaret filiziyle… Muhabbet öyle bir dal budak salmıştır ki çöllere düşürmüştür sahibini. Kimi zaman Ferhat’ın yüreğinde kor olup yanmıştır, yakmıştır ateşinde. Öyle bir yakış ki dağlar musahhar olur Ferhat’a, ram olur aşkına…
Gönül bu; mercii Yaradandandır, Ondandır bu tesiri, bu ateşi… Yaradandan gelmişse aşkın ilhamı, ne düşülmedik çöl kalır ne delinmedik dağ bu âlem-i fenâda…
Gönlün cismaniyeti, mahiyeti kadar büyük değildir oysa; bir tutam et parçası… Ama gel gör ki o edna dirhemin içinde kainatı ihata eden bir muhabbet çekirdeği derc edilmiştir. Engel tanımaz, sınır koyulmaz bir aşkı, bir muhabbeti yerleştirmiştir aşkın sahibi… Yerleştiren O ise ne denilebilir, ne söylenebilir ki gönle dair? Gayrısına sözün dili sükut eder mahcubiyetle…
Gönül bu; dili yok lakin tercümanı çok. Kimi gözleriyle anlatır gönlünü, kimi hisleriyle anlatır… Kimi ise susuşuyla anlatır; kelam sükuttadır gönlün olduğu yerde. Konuşmaya haya eder, büker boynunu nazlı, mahcup bir edayla…
Rahmani Bir Misafir: Gönül Hamili Olmak
Gönül seyyahtır, gezer dolanır insanda; misafir olmak ister insan vücudunda. Onun ulviyeti ürpertir yürekleri. Aşkın Sahibi’nden gelmişse, misafirliği de ulvi olmalıdır. En elyak (en layık) evi arar kendine, ta ki bulana dek… Usanmaz, bıkmaz dolanmaktan; yeter ki kadri bilinsin, Rahman’dan geldiği hissedilsin, hissettirilsin…
Gönül bu; Rahmani olduğu kadar nazlı ve niyazlıdır. Emek ister, fedai ister yolunda. Kurban ister uğruna, ucuz değildir zira. Onu arayana, sırrına liyakat kesbedene açar esrarını, sunar efhamını… Ve bir gün bulur evini, siner bir yüreğe. Sahibini ulvileştirir rahmani iksiriyle… O an insan çıkar âlâ-yı illiyyîne.
Gönül insanı, gönül hamili olmak; dünya dolusu ağır tekâlifi (sorumlulukları) kabul etmektir aslında… Gönül insanı düşmana sulh gözüyle bakar, atılan taşlara güllerle mukabele eder. Zira adavet (düşmanlık) yoktur onun rotasında, husumet yoktur onun yolunda… Muhabbet vardır, uhuvvet (kardeşlik) vardır mayasında… Gönlün hamurunda varsa ihsan, çıkar elbet fırından ikram…
Gönül vefalıdır, sadıktır; bırakmaz sahibini unutulmuşluklarda. Vefayı gönülde görür insan… Zira Mecnun, Kays’tır aslında; ama kimse bilmez Kays’ı, Mecnun bilinir asırlardan bu yana… Gönül bu; sahibini unutmaz, unutturmaz; destan eder dillere, muhabbet ettirir gönüllerde… Öyle bir muhabbet ki ukbaya sürer seferi ve müebbed âlemde neşvünema bulur, kokar misk-ü amber gibi…
Gönle elyak olmak; onu vücudhanende misafir etmek, onu besleyebilmek nezaketinle, doyurabilmek nezafetinle… İnkisar-ı hayale uğratmamak onu; dem ve damarlarında ağırlamak rahmani yolcuyu… İşte budur aşkın yolu ve yolcusu…
Gönül hamalı olmak için serden, yardan geçmek gerekir bazen; bazense gönül sana hem yar verir hem ser… İmtihandasındır o vakit; aşkın, gönlün imtihanı… Kaybetmeye ramak kala kazanırsın imtihanı…
En Büyük Gönül İnsanı: Fahr-i Kâinat
Gönül insanı dendiğinde; “Hulukuhul Kur’an” (Ahlakı Kur’an’dı) vasfının sahibi, Furkan’ın mücessimi, insanlığın mukallidi olan “Fahr-i Kâinat” (s.a.v.) gelir hatıra… Her fırsatta hissettirir gönül insanı olduğunu. Kimi zaman Hz. Aişe’sinin “Ya Resulallah, beni ne kadar seviyorsun?” sorusuna “Kördüğüm gibi…” diyerek; kimi zaman Medine’den ayrılan Ali’sine “Ya Rabbi, Ali’yi görmeden canımı alma…” diyerek ihsas eder muhabbetini, gönül eri olduğunu…
Bizler o büyük gönül sahibinin gönlünü, yüreğini tam taşıyamasak da; o gönle, o yüreğe ve o kalbe gönül veren, muhabbet eden birer fedai, birer Bektaşi oluruz belki, kim bilir…
Bektaşi olmak, Yunus olmak, Züleyha olmak var bu âlem-i fenâda. Hizmeti ne kadar zorsa da, zahmeti ne kadar ağırsa da rahmeti galebe çalar zahmete… Ondandır bu cazibesi, ondandır bu güzelliği. Zahmet varsa bir yürekte, rahmet vardır nihayetinde… İdrak eden, iz’an eden anlar ferasetiyle nihai sonucun rahmet olduğunu…
Şairin dediği gibi: “Aşkı tanımlayana aşk olsun…” Hakiki manada kim anlatabilmiş, kim tanımlayabilmiş ki aşkı, gönlü? Kim tanımlamaya, kim anlatmaya çalışmışsa gönlü; ummanında kaybolmuş, okyanusunda boğulmuş… Ve anlamış ki gönül kelama sığmaz… Dar gelir, feryat eder bu âlemde; zira o ezelden gelmiştir, şu mukayyet dünyanın ummanı yetmez onu tarife…
Fuzûlî-i Bağdâdî’nin dediği gibi:
“Aşk imiş her ne varsa âlemde, Gerisi küll-i kâl imiş…”
Kâinatın hamurunda vardır muhabbet. “Aşkın Hâlıkı, Âlemlerin Rabbi”nin, kâinatın sebebi-i hilkati olan Habibine olan muhabbetinin neticesi değil midir şu âlem? Ve kutsi bir hakikatle ifade edilmemiş midir: “Levlâke levlâk lemâ halaktü’l-eflâk” (Ey Habibim! Sen olmasaydın eğer, şu âlemleri, şu felekleri yaratmazdım) diye…
Demek misafiri olduğumuz dünya denizinde, müşahede ettiğimiz fenâ ummanında muhabbet şuleleri var; demek rıhtımında izlediğimiz güneşte O’nun lem’a-i muhabbeti var; demek âlemde her ne varsa aşk var, muhabbet var, “O” var…
Gönül Gözüyle Bakmak
“Gönül gözü görmeyen, can gözünü neylesin?” der şair. Demek gönül gözü, âlemde müşahede ettiği her mahlukta, her masnudaki (sanat eserindeki) Hâlık’ını görür, masnuunu hisseder. Demek gönül gözü zahirden ziyade batına taliptir… Mâna-yı ismiyle (kendisi hesabına) değil, mâna-yı harfiyle (Yaratıcı hesabına) bakar hadisata ve o ferasetle ağacı değil meyveyi görür, güneşi değil elvân-ı seb’asını (yedi rengini) tefekkür eder…
Bu sırdandır ki aşk insanı ferasetli kılar. Server-i Kâinat (s.a.v.) 1400 yıl önce nida etmiş ümmetine:
“Müminin ferasetinden sakınınız; zira o, Allah’ın nuruyla bakar.”
Çünkü mümin gönül eridir, gönle meftundur, gönül fedaisidir ve âlemi gönül penceresinden seyreder…
Hz. Mevlânâ’nın tabiriyle:
“Katı taş olsan, mermer kesilsen bile, bir gönül sahibine ulaştın mı inci olursun.”
Demek gönülde, gönül sahibinde öyle bir iksir var ki katılaşmış kalbi inciye çevirmeye, ölmüş kalbi ihya etmeye muktedir olabiliyor Rahman’ın izniyle…
Rahman gönüle öyle bir sır bahşetmiş ki o sırra dokunan Bektaşi olur söyler, Yunus olur yanar, Mevlânâ olur döner… Sır ifşa olmaz, sen sırra vakıf olmaya gayrette ol. O’na bir adım git ki O sana on adım gelsin; O’na yürüyerek git ki O sana koşarak gelsin…
Rahman sırrının aranmasını arzu eder; ister ki gönül sevdalıları arasın O’nu, koşsun uğrunda, çeksin zahmetini, bulsun rahmetini… Kul adımını attı mı Rahman’ın yolunda, o vakit sırrın sahibi, aşkın hâkimi emreder sırra: “Ey sır! İfşa ol, neşvünema bul kulumun yüreğinde!” Sır musahhardır Rabbine, ram olur emrine…
“Hay hay, ey Hâlık-ı Kerîm’im! Alar’rasi vel ayn (Baş ve göz üstüne)…” der. “Sen ki bana emrettin, beni hitabına mazhar ettin; ben de kulunun yüreğinde yeşerip salınacağım… Kudretinle kulunu zerre iken şemse (güneşe), arş iken ferşe çıkaracağım” der… Bütün hissiyat bu sırra ram olur ve gönül, âlâ-yı illiyyîn semalarında seyyah olur… Gözü zerrede değil şemste, gönlü ferşte değil arştadır…
Kelam hak söylerse, nakıs da olsa tesir eder…
Acz-i mutlak, fakr-i mutlak, naks-ı mutlak ile bu kelamın Ravza’dan gönüllere nüfuz etmesi ve “Gönül İnsanı” olabilme duasıyla…
Ey gönlüme ferman, sözüme derman olan aşkın Sahibi! Aşkına aşık bu bîkes (çaresiz) Ravza…








