Şahsyetli Bir Nesil İçin...
Müslüman gencin hayat anlayışını teşkil eden esaslardan biri de “dil şuuru”dur. Zira dil, dînin ortaya koyduğu hak ve hakîkatin ifadesine vesîledir. İnsanlar, kelimelerle düşünür, lisân ile tefekkür ufuklarını genişletirler. Bu sebeple müslüman bir genç, dil ve edebiyat kültürüne sahip olmalı; “tesirli ifâdeler” kullanmayı öğrenmelidir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ فِي أَنْفُسِهِمْ قَوْلًا بَلِيعًا
“…Onlara öğüt ver ve kendileri hakkında belağatlı (tesirli ve yerinde) söz söyle!” (en-Nisâ, 63)
Bir kısım nâdanlar, milletimizi, medeniyetimizin temelini oluşturan İslâm kültüründen uzaklaştırmak için dilimizi tahrip etmişlerdir. Bugün maalesef dilimiz, ciddi bir tefekküre imkân vermeyecek bir sûrette kısırlaştırılmış durumdadır. Gûyâ Türk dilini korumak adına, bin yıldır milletimizin kendi dil zevkine göre kullana kullana lisânımızın bir zenginliği hâline getirdiği kelimeler atılarak kültür hazinemiz talan edilmiştir. Dilde “sâdeleştirme” adı altında yapılan bu nevî “kısırlaştırma” faaliyetleri, kültürümüze karşı işlenen ihanetin açık bir tezahürüdür.
Meselâ, Türkçe karşılığı “savaş” deyip bunu kâfî sayarak, bakınız kaç kelime millet hâfızasından kazınmaya çalışılmış ve sonra da unutulmaya terk edilmiştir:
Harp, muhârebe, cidâl, mücadele, cihâd, mücâhede, cenk, mudârabe, mübâreze, mukâtele…
Hâlbuki bu kelimelerin her biri farklı bir mânâ inceliğine sahiptir. Onların yerine sadece “savaş” kelimesini kullandığımızda, pek çok mânâ zenginliklerini yitirir, hatta onları düşünemez hale geliriz.
Aynı şekilde; müteveffâ, müteveffiye, merhûm, merhûme, meyyit, meyyite, mevtâ, maslup, maktul kelimeleri unutturulup sadece “ölü” kelimesi kullanılıyor. Bu, canlı bir dili zayıflatıp ölüme terk etmek değil midir? Bu nevî misalleri çoğaltmak mümkündür.
Kur’ânî Kelimeler Hedef Alınıyor
İşin en tehlikeli tarafı da bu fâciayı planlayanların gâyesidir. Onların maksadı, yeni nesillerin İslâmî tefekkür kabiliyetini ortadan kaldırmaktır. Yâni Kur’ân ve ondan doğan tefekkürü hedef almaktadırlar. Bilhassa Kur’ân kültüründen gelen kelimeleri çıkarıp, yerine mânâyı tam ifade edemeyen, anlaşılması güç ve daha kötüsü de yabancı kültürleri taşıyan kelimeleri koymaları bunu göstermektedir.
Şunu unutmamak lâzımdır ki, kelimeler birtakım ince ve derin mânâlar ihtivâ ederler. Her kelimenin târih boyunca yüklendiği hâtıralar, mânâlar ve tedâîler (çağrışımlar) vardır. Meselâ ecdâdımız Arapça’dan “sofra” kelimesini almıştır. Sofra, Allah yolunda hicret veya cihâd etmek üzere çıkan mücahidin azık torbasına verilen isimdir. Ecdâdımız bu kelimeyi kullanarak, her lokmayı, Allah yolunda hizmete kuvvet kazanmak için yediğini ifade etmektedir.
Bir mütefekkir şöyle der:
“Bir milleti değiştirmek istiyorsanız önce kelimelerini değiştirin!”
Kendi kelimeleri unutturulan, yabancı zihniyetlere açılan ve nihâyet Kur’ân’dan uzaklaştırılan gençlerin ne hâle düşeceğini tahmin etmek zor değildir. “Bir kelimeden ne çıkar?!” denilemez. Yüz yıl önce kim derdi ki, bütün sokaklarımız, dükkânlarımız ve neredeyse her şeyimiz dil vâsıtasıyla batı kültürünün hâkimiyeti altına girecek? Ama şimdi acı bir şekilde bu duruma düşmüş bulunmaktayız.
Hâsılı, konuşma ve yazılarımızda Kur’ân kültüründen gelen kelimeleri kullanırsak, tefekkür ve tahassüs ufkumuzda farklı bir rûhâniyetin tecellî edeceği muhakkaktır.
Şunu unutmamak îcâb eder ki; din ile dil arasında çok kuvvetli bir bağ mevcuttur. Din, dil ile ifâde edilir. Târih boyunca Suhuflar ve ilâhî kitaplar insanlara hep dil ile ulaştırılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in en başta gelen mûcizevî yönü de, beşerî lisânın üzerinde hârika bir ifâde tarzıyla indirilmiş olmasıdır.
Din Dilde Yaşar
Bir mü’minin doğumundan ölümüne kadar hayatının her ânında hep dinden ve mukaddesattan söz edilir:
Müslümanlar, gönüllerindeki inanca tercüman olarak dilleriyle zikir ve duâ ederler. Mü’min bir ailede, bir çocuk dünyaya geldiğinde; “Allah hayırlı uzun ömürler versin, sâlih evlât olsun, hayru’l-halef (değerlerinize en güzel şekilde sahip çıkan biri) olsun!” denir. Hasta ziyaret edildiğinde; “Allah şifalar versin, çektikleriniz günahlarınızın affına ve derecenizin yükselmesine vesîle olsun!” denir. Ölünün yakınlarına; “Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!” denir, hepimizin Allah’a kavuşacağı hatırlatılır. Yola çıkan; “Allah’a ısmarladık!” der, uğurlayan “selâmet” diler, yolcu sefer duâsını okur. İstirahata çekilen duâ eder, uyanan şükreder, bir işe başlayan besmele çeker, ilk alış-veriş yapıldığında; “Siftah senden bereket Allah’tan.” denir. Bir mü’minle karşılaşan, önce selâm verir, karşısındaki de selâm alır… Bu örnekleri alabildiğine çoğaltabiliriz.
Netîce:
“Din, dilde yaşar ve yaşanan dile gelir.”
Dinden uzaklaştırma siyaseti tâkip edenlerin en mühim vâsıtası dildir, yani ondan dînî kelimeleri ayıklamaktır. Günümüzde maalesef din, dilden uzaklaştırılmakta, yukarıda misallerini verdiğimiz “zikir ve duâlar”ın yerini mânâsız, yabancı kültürlere ait ve dinden uzak ifadeler almaktadır.
“Uydurma Dil”e Karşı Hassas Davranmalıyız
Lisânımızı bu tahribattan kurtarmadıkça, başımıza musallat olan binbir çeşit belâyı defetmemiz mümkün değildir. Zira insanlar kelimelerle düşünürler. Mefhumları ve kelimeleri azaltılmış, kısırlaştırılmış ve çarpıtılmış bir “dil” ile derin İslâmî ve millî tefekkürün heyecan ufuklarına açılmak asla mümkün değildir. Bu yapılmadıkça da, davranış ve duygularımızın temelini teşkil eden tefekkür cılızlaşır ve gönül ufku daralır. Sıhhatli fikirler üretemeyen sığ ve kısır bir tefekkür ile de millî ve mânevî bünyemize kasteden zararlı akımlara karşı durulamaz.
Bunun için, millî şuurumuza zıt olan ve hem mânâ hem de telaffuzu tahrîb edilerek meydana getirilmek istenen “uydurma dil”e asla îtibâr etmemek gerekir. Zira Türkçeleştirme veya sâdeleştirme adı altında yapılan sahteleştirmeler, ekseriyetle mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in dilimize hediye ettiği kelimelere karşı yapılmaktadır.
Yûnusların, Akiflerin Dili
Unutmayalım ki bizler, ecdâdımızın millî ve mânevî değerleriyle bütünleşebildiğimiz zaman, onların bıraktığı mukaddes emânetleri şerefle taşıyabiliriz. Ancak bu şekilde kendimize has millî ve mânevî şahsiyetimizi yaşatmış oluruz. Bu bakımdan dilimiz, maddî ve mânevî değerleri bizlere en leziz bir şekilde tattıran Yûnusların, Mehmed Akiflerin dili olmalıdır. Anadolumuzun hâlen kullandığı “temiz Türkçe” olmalıdır.
Milletimizin ruh dokusunu, şan ve şerefini ifade eden İstiklâl Marşı’mızı düşünelim: O geniş ve derin muhtevalı kelimelerin çıkarılıp yerine uydurma kelimelerin konması hâlinde, o şiir, zihinlerde zerre kadar bir iz bırakır mı? Gönüllerde aynı heyecanı meydana getirebilir mi? Bu bakımdan, hiç olmazsa İstiklâl Marşı’nın muhtevâsını anlayabilecek seviyede bir lisan kültürüne sahip olmamız îcâb eder. Zira millî şairimiz Mehmed Akif’i anlayamayan bir nesil, hangi kültürün esâreti alında olduğunu da anlayamaz.
Millî ve mânevî değerlerimiz talan edilirken sessizce seyretmek, emânetin elden çıkmasıyla neticelenebilecek bir gaflettir. Uğrunda nice canlar verilerek bugünlere ulaştırılan millî ve mânevî değerlerimizi muhafaza edelim ki, o ağır bedelleri tekrar ödemek mecbûriyetinde kalmayalım.
Savaş:
Harp: Devletlerin veya büyük orduların birbirlerine karşı açtığı, siyasi ve askeri sonuçları olan genel savaş durumudur. Genellikle sınırları, resmi bir ilanı ve geniş bir cephesi olur (Örn: I. Dünya Harbi).
Muhârebe: Harbin içinde yer alan, belirli bir bölgede ve sınırlı bir sürede orduların karşı karşıya geldiği tekil çarpışma veya meydan savaşıdır. Bir harp, birden fazla muharebeden oluşur (Örn: Çanakkale Muharebesi).
Cenk: Daha çok destansı, kahramanca ve göğüs göğse yapılan büyük meydan savaşlarını ve çarpışmaları ifade eder.
Mübâreze: Eski savaş geleneklerinde, iki ordunun topyekûn savaşa girmesinden önce, tarafların kendilerine güvenen en iyi savaşçılarını (şövalye veya pehlivanlarını) öne çıkararak teke tek yaptıkları düellodur.
Mudârabe: Kelime anlamı “birbirini darp etmek, vurmak” demektir. Genellikle silahlı büyük bir savaştan ziyade, tarafların sopalarla, yumruklarla veya yakın dövüşle birbirine girmesi durumudur.
Mukâtele: Karşılıklı olarak birbirini öldürme gayesi güden, silahlı ve şiddetli boğuşmadır. Genellikle hukuki ve fıkhî metinlerde iç karışıklıklar veya iki grubun birbirini katletmeye çalışması durumları için kullanılır.
Cidâl: Sözlü veya fikrî olarak yapılan sert tartışma, ağız kavgası ve çekişmedir. Karşı tarafı alt etmek için yapılan inatçı fikri mücadeleyi tanımlar.
Mücadele: Bir amaca ulaşmak, bir zorluğu aşmak veya bir düşmana karşı koymak için gösterilen topyekûn gayret, uğraş ve direniştir. Hayat mücadelesi veya hukuk mücadelesi gibi çok geniş bir kullanım alanı vardır.
Ölü:
Müteveffâ: Vefat etmiş, ölmüş olan erkek kişi için kullanılır.
Müteveffiye: Vefat etmiş, ölmüş olan kadın kişi için kullanılır.
Merhûm: Kendisine Allah’tan rahmet dilenmiş olan, vefat etmiş erkek kişi (“Allah rahmet eylesin” duasının bir ifadesidir).
Merhûme: Kendisine Allah’tan rahmet dilenmiş olan, vefat etmiş kadın kişi.
Meyyit: Ölü, hayatı sona ermiş olan erkek veya genel anlamda cansız beden/cenaze.
Meyyite: Ölü, hayatı sona ermiş olan kadın.
Mevtâ: Ölüler anlamına gelen bir çoğul kelimedir; ancak dilimizde zamanla tekil olarak da “ölmüş kişi” mânâsında kullanılmaya başlanmıştır.
Maslup: Asılarak idam edilmiş mânâsına gelir.
Maktul: Bir başkası tarafından öldürülmüş, cinayete kurban gitmiş kişi (katledilmiş olan).








