Şahsyetli Bir Nesil İçin...
İnsan hayatı, havf ve recâ, yâni “korku” ve “ümid”lerin çalkantısı içinde seyreder. Bir mü’min gönlünde havf ve recânın karşılıklı bir âhenk ve denge içinde yaşanabilmesi, zarûrîdir. Zîrâ korkunun ifratından “yeis”, tefritinden ise “emniyet ve te’minat” hissi hâsıl olur.
Bu itibarla Allâh’ın azâbından emîn olmak veya zıddı olan rahmetinden ümidsizliğe düşmek, menedilmiştir. Kâmil bir mü’min, bu iki hâli dengeli bir şekilde devam ettirendir.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“(O muttakî kimseler, geceleri namaz kılmak ve istiğfâr etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından kaldırırlar.. RABBLERİNE, AZÂBINDAN KORKARAK VE RAHMETİNİ UMARAK DUÂ EDERLER. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infâk ederler. ” (es-Secde, 16)
Mutlak yeis, yâni ümidden kesilme, insanın kendisini afv ve mağfiretin dışında görme gafletidir. Neticede Allâh’ın rahmet tecelliyatını, kudret ve azametini inkâr etmektir.
Mutlak yeisin tam zıddı olan mutlak emniyet de, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-yi ilâhiyyesinden “Kahhâr” sıfatına karşı duyarsız kalmak veya azâbı küçümsemektir.
Hâsılı Allâh korkusunu mutlak yeis hududuna getirmemek ve aynı zamanda ümîdi de mutlak te’minat altına yaklaştırmayıp dengeyi muhâfaza etmek lâzımdır.
Bir mü’min “Cennete bir tek kişi girecek!” dense “Acaba ben miyim?”; “Cehenneme bir tek kişi girecek!” dense “Yoksa ben miyim?” hâlet-i ruhiyesinin içinde bulunmalıdır.
Allâh -celle celâlühu-, ilâhî korkuları kulların kalblerine işlemek ve onları hevâ-heveslere ve şehvetlere düşmekten korumak için göklerden indirdiği, yerlerden infilâk ettirdiği birtakım âfet ve musîbetlerlerle de îkâz ve terbiye etmektedir. Bu âfetlerin gelişi-güzel vukûa geldiğini, bir tesâdüfün neticesi olduğunu zannetmek, müthiş bir gaflet ve hüsrandır. Bu âfetler, hiç şüphesiz aynı zamanda kâinatın hâlıkının azamet, kudret ve îkâz tecellîleridir.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“İçinde bulunduğumuz cihân hududlu ve fânîdir. Aslolan ebedî ve sonsuz âhıret yurdudur. Aklını başına topla da bu cihanın soluk nakışlarını, bozulacak olan şekillerini ve eriyecek olan sûretlerini ebedî âleme karşı kalbinde bir perde hâline getirme!”
“Her ne kadar bu dünyâ, senin nazarında çok büyük ve nihayetsiz ise de bilesin ki, ilâhî kudret karşısında o bir zerre bile değildir. Gözünü aç da bir bak; bir zelzele, bir kasırga, bir sel felâketi dünyâyı ve içindekileri ne hâle getiriyor!”
Kâinât, mikro âlemden makro âleme, istikbaldeki normo âleme kadar ilâhî bir nizâm ve hassasiyet içinde programlanmıştır. Güneşin ve semâdaki birçok cesîm kütlelerin hareketinden ve bir atomun içindeki en minimum varlıkların deveranından esrârlı ışınlara kadar hepsi idrâk ve hayâl ötesi kudret akışları içinde seyreder. İlâhî irâdenin programına her şey tâbî durumdadır. Bir îmânsız dahî güneşin sür’atinin artması veya azalmasına, günün 24 saatin altına inmesi veya üstüne çıkmasına ihtimal vermez. Vicdanen ilâhî irâdenin gücünü takdir eder. Ancak nefsâniyeti îcâbı reddederek kâinatta nizâmın temel kanun ve kâidelerini “tabiat kanunları” tabiriyle kendinden müessir birer kuvvet ve kudret kaynağı şeklinde ifade gafletinde bulunur. Oysa bu kanun ve kaideler, kısaca “âdetullâh” veya “sünnetullâh” denilen hakîkatlerdir.
Hiç şüphesiz bu âlem, sebepler âlemidir. Sebeplerin müsebbibi olan Allâh -celle celâlühu-, her şeyin husule gelmesini diğer bir sebebe bağlamıştır. Zîrâ ilâhî irâde sebepsiz tecellî etmiş olsaydı, ne o tecellînin şiddetine tahammül olunabilir, ne de bu âlemin bir imtihan âlemi olma vasfı bâkî kalırdı. Dolayısıyla nur-i irfân sahipleri, sebeplere değil, müsebbib ve müessire bağlanırlar. İlâhî müşâhedeye nâil olmayanlar ise, sebepler içinde âvâre bir şekilde dolaşıp dururlar.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Unutma ki bu dünyâ, ilâhî kudret önünde âdetâ bir saman çöpüne benzer. İlâhî irâde, bazen onu yükseltir, bazen alçaltır. Bazen sağlam, bazen kırık dökük bir halde bulundurur. Onu bazen sağa, bazen sola götürür. Bazen gül bahçesi hâline kor, bazen de diken hâline…”
Zîrâ Cenâb-ı Hakk, bu âlemin bir imtihan âlemi olmasını murad etmiş, bu sebeple âlemde “kahır” ve “lutuf” gibi iki zıd keyfiyeti içiçe tecellî ettirmiştir.
Lutuf tecellîsi, kulların istihkaklarına bağlı olmamakla birlikte bazen samîmî duâ, niyaz, sadaka ve çeşitli amel-i sâlihler vesîlesiyle de tahakkuk eder.
Kahır tecellî ise, evleviyetle haram, zulüm ve kitlevî azgınlıklar sebebiyle gerçekleşir. Bununla beraber bazen de kulun sabır, tevekkül ve teslîmiyet imtihanını gerçekleştirmek ve bu sebeple onu yüceltmek maksadına bağlı olarak tecellî eyler. Böylece Cenâb-ı Hakk, kullarını zaman zaman muhtelif şekillerde imtihân etmektedir. Bunu âyet-i kerîmede şöyle beyân buyurur:
“Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan ederiz… (Ey Rasûlüm!) Sabredenleri müjdele!..” (el-Bakara, 155)
Peygamberlerin dahî, masumiyetlerine rağmen çok büyük eziyetlerin çile çemberinden geçmeleri de bu hikmetlere mebnîdir. Eyyûb -aleyhisselâm-‘ın bu husustaki imtihanı pek câlib-i dikkattir:
Cenâb-ı Hakk, bu şânı yüce peygamberini imtihan etmeyi murâd ile evvelâ mallarını elinden aldı. Bir sel ile koyunlarını, bir rüzgâr ile de ekinlerini mahvetti. Ardından büyük bir zelzele ile çocuklarını vefat ettirdi. Daha sonra da bütün bunlar karşısında telaşesiz, sükûnet ve büyük bir tevekkülle rızâ hâlini yaşayan Hazret-i Eyyûb’a da ağır bir hastalık verdi. Eyyûb -aleyhisselâm- bu hastalık hâlinde de şikâyet ve feryadda bulunmadı. Teslîmiyetini muhâfaza eyledi.
Onun bu dâsitânî sabrı ve teslîmiyeti neticesinde Allâh Teâlâ, kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdi ve ona âile efrâdını, ayrıca bunlarla birlikte eski hayatını misli ile iâde etti.
Bu misâl de gösteriyor ki, birtakım âfetlerde hükmen şehîd durumundaki masum çocukların, sâlih kimselerin ve bu iptilâ ile günâhları mağfiret olunması istenen kulların bulunması da tabiîdir. Bu husustaki hadîs-i şerîflerde buyurulur:
“Bir kul için Allâh kendi katında bir derece takdir etmiş de o kul o dereceye ameli ile erişememişse, Allâh, dünyâda onu bazı musîbetlerle müptelâ kılar. Sonra da kendisine o belâya karşı sabır ihsân eder, ki o dereceye erişebilsin!” (Ramûz)
“Kulun Allâh indinde bir mevkîi vardır ki, ona ibâdetle erişemez. O mevkîe erişinceye kadar Allâh, ona hoşuna gitmeyen şeyler (iptilâlar, musîbetler) verir.” (Ramûz)
Yine hadîs-i şerîfte buyurulur:
“Allâhü zü’l-celâl Hazretleri, bir kula bir musîbet veya daha fazlasını vermişse, ancak bu musîbet sebebiyle afvedeceği günâhı veya yine bu musîbet sebebiyle ulaştıracağı bir dereceyi vermek gibi iki haslet için vermiştir.” (Ramûz)
Bunun içindir ki kahır tecellîsi, ümidsizliğe; lutuf ise, mutlak bir emniyet ve itmi’nâna sebep olmamalıdır.
Âyette buyurulur:
“Allâh Teâlâ, bir kavme verdiği nîmetini, onlar kalblerinde bulunanı değiştirmedikçe tağyîr buyurmaz!” (er-Ra’d, 11)
“… O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içinde tek bir taneyi dahî bilir. Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir kitaptadır.” (el-En’âm, 59)
Hazret-i Mevlânâ böyleleri için ne güzel buyurur:
“Dertlerine devâ olarak gelen ilâhî ihtarlardan gönle şifâ bir ilaç gibi istifade edecekken onu kendilerine can alıcı bir zehir hâline getirenlere çok yazık! İşte bu yüzdendir ki Cenâb-ı Hakk’ın öfke perdesi, onların gözlerindeki karanlığı artırmaktadır. Onlar, önlerinde kendilerini helâk için bekleyen ateş dolu cehennem çukurunu göremiyorlar! Vay hâllerine!..”
Gelen âfetler hususunda tedbire dikkat eylemek de elbette zarûrîdir. Îcâb eden beşerî gayret ve tedbirlere riayet ettikten sonra Allâh’a tevekkül etmelidir. Aksi halde içi boş, kuru bir tevekkül doğru değildir.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, yıkılmak üzere olan bir duvarın yanından geçerken oradan hızlı bir şekilde âdetâ kaçarcasına geçmişti. Yanında bulunanlardan bazıları:
“-Ey mü’minlerin emîri! Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” dediler.
Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“-Allâh’ın bir kaderinden diğer bir kaderine sığınıyorum.” buyurdu.
Ancak maddeci bir görüşle bakanlar, tedbirin rolünü mübalağalandırırlar ve:
“Evler sağlam yapılmış olsaydı, bu belâ başımıza gelmezdi.” diye düşünürler.
Halbuki oluş, ilâhî takdire dayanınca asıl müessir, tedbiri mağlup eder, murâd-ı ilâhî yine gerçekleşirdi. Yâni deprem, 7.4 şiddetinde olmaz, farazâ 11.4 şiddetinde olur veya başka bir müessir âmil zuhur ederdi.
Demek ki biz kuluz. Tedbirle mükellefiz. Fakat bilmelidir ki tedbir, takdire rağmen bir netice veremez. Takdirin paralelinde bulunduğu müddetçe ondan bir netice hasıl olur. Bu hakîkatin tersine hareket, Semud kavminin düştüğü helâk çukuruna yuvarlanmak demektir.
Semûdlular, kendilerinden önce isyanları ve azgınlıkları sebebiyle gazaba dûçâr olan Âd kavminin helâkini, azâb-ı ilâhîden başka bir sebebe bağlayarak gaflet mahmurluğu içinde:
“Âd kavmi, sağlam binâlar yapmadığı için helâk oldular. Zîrâ onlar, evleri kumlar üzerine yapmışlardı. Biz ise sağlam kayalar üzerine yaptık. Gelen fırtınalardan herhangi bir zarar görmeyiz..” demişler ve yüksek yerlere kayaları oymak suretiyle kendilerine ustaca evler yapmışlardı.
Ancak onlar da, Âd kavmi gibi Rabblerine âsî olarak sapıklığa düştüklerinden azâba uğratıldılar. Altlarından gelen şiddetli bir sayha, onları helâk eyledi.
Allâh Teâlâ buyurur:
“Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi gerçekten Rabblerini inkâr ettiler. Yine bilesiniz ki, Semûd kavmi (Allâh’ın rahmetinden) uzak kılındı.” (Hûd, 67-68)
Bu hakîkat çerçevesinde düşündüğümüz zaman bir kısım âfetlerden kurtulmanın çâreleri olarak sırf sağlam binâlar ve emîn mekânlar edinmeyi ön plana almanın kâfî olmadığı açıkça görülür. Zîrâ yeryüzünde fesad, fitne, nankörlük, isyan, günah ve azgınlık gibi Cenâb-ı Hakk’ın gazabını mucib durumların artması, azâb-ı ilâhînin tuğyan etmesine sebep olur. Karada ve denizde düzen bozulur, felâketler ardarda gelir.
Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:
“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat belirir (düzen ve âhenk bozulur, âfetler zuhûr eder) ki Allâh (insanların) yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler_” (er-Rûm, 41)
Âyet-i kerîmede kulların azgınlıklarına dünyâda verilen cezâ hususunda “bir kısmı” ifâdesi kullanılmakta ve asıl azâbın âhırette olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca bu cezânın bir tenbih ve îkâz mâhiyeti taşıyıp kulların azgınlıklarını terbiye vasfında olduğu da beyan edilmektedir.
Dolayısıyla böyle hâdiselerin vukû bulduğu zamanlarda diğer vakitlerde olduğundan daha ziyâde Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı ve istiğfârı dilden düşürmemelidir.
Zîrâ Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmede:
“…Onlar istiğfâr ettikleri takdirde Allâh kendilerine azâb edecek değildir…” (el-Enfâl, 33) buyuruyor.
İstiğfârla birlikte belâların def’i, hayırların celbi için iki rek’at hâcet namazı kılıp Rahmân olan Allâh Teâlâ’nın merhamet ve şefkatine ilticâ etmeliyiz.
Allâh buyurur:
“Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile Allâh’dan yardım isteyin!” (el-Bakara, 153)
Ayrıca hadîs-i şerîfte buyurulan:
“Bir kimse bir musîbet-zedeyi tâziye ederse (yâni maddî ve mânevî gönlünü hoş ederse), onun ecrinin bir misli ona da verilir.” (Ramûz) beyânındaki sırrı yaşamalıyız.
Diğer taraftan Hazret-i Mevlânâ’nın:
“Böyle durumda sen Allâh’a yalvarmaya bak! Ağlayıp inle, tesbîhe sarıl, amel-i sâlihleri artır!” buyurduğu gibi amel-i sâlihleri artırmalıyız.
O halde yaşanan acı ve îkâz dolu hâdiseler bizler için ciddî bir intibaha vesîle olmalı ve derin bir tefekkür-i mevt iklîmine girerek “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrı ile hayatımızı rızâ-yı ilâhî istikametinde tanzim etmeliyiz. Hususiyle Hakk’a tevekkül ve rızânın sekînet ve muvâzene ufkunda gönlümüzü sabır, teslîmiyyet, istikâmet ve duâlar ile yoğurmalıyız.
Mûsâ -aleyhisselâm-‘ın Tûr-i Sînâ’da yaşanan deprem üzerine Cenâb-ı Hakk’a ilticâsını ihtivâ eden şu âyet-i kerîme ne güzel bir ibret, istikamet ve duâ talimidir:
“Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş kişi seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: «Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin!” (el-A’râf, 155)
Görüldüğü üzre peygamberler dahî ilâhî imtihandan berî olmamış ve muhtelif şekillerde belâ ve musîbetlerle tevekkül, teslîmiyet, rızâ, Allâh korku ve muhabbeti gibi hususlarda âdetâ gönül kontrolünden geçmişlerdir. Neticede hepsi de dâimâ “havf ve recâ” hâlini muhâfaza etmişler ve Cenâb-ı Hakk’ın takdîr, tebcîl ve taltîf buyurduğu seçkinler zümresinin birer sertâcı olmuşlardır. O halde bizlere gereken de her hâlükârda, yâni rahatlık ve geniş zamanlarda da, sıkıntı ve darlık zamanlarında da “havf ve recâ” dengesini muhâfaza edip Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı istikametinde yaşayabilmektir.
Yâ Rabb! Ümmet-i Muhammed’i her türlü belâ, âfet, musîbet, azap ve gazabından muhâfaza eyle! Rahatlık ve genişlik zamanlarında cümlemizi havf ve recâ hâlinde sabredip ilâhî mükâfatlarına nâil olan bahtiyarlar zümresinden kıl! Gönüllerimize sükûn ve sekînet bahşeyle! Hem îmân ve irfân, hem de gazap ve belâ bakımından karanlık geceler gibi geçen şu günleri nûrlu, bereketli ve müjdeli sabahlara inkılâb eyle!
Âmîn!.. Altınoluk Dergisi 1999 – Ekim, Sayı: 164, Sayfa: 028








