Bir Gönül İnsanı: Rahmi Eray

Bir Gönül İnsanı: Rahmi Eray

“Namı yok, şöhreti yok, mesleği ve sıfatı yok, eseri yok, mülkü ve parası yok, adını devam ettirecek kimsesi yok. Ama örnek bir hayatı, sözleri ve davranışları var.” — Ezel Erverdi (Elbistanlı Rahmi Eray Kitabı Arka Kapağından)

40 yıllık kısa ömrünün neredeyse yarısını yatağa bağlı geçirmesine rağmen; duruşu, ahlakı ve fikirleriyle bir neslin yetişmesinde “meçhul bir kahraman” ve “manevi bir mimar” olan Elbistanlı Dr. Rahmi Eray’ın hayatı, karakter özellikleri, hayata bakış açısı, insani hizmetleri ve dostlarının şahitlikleri:

1. RAHMİ ERAY KİMDİR?

Aile Şeceresi ve Çocukluk Dönemi

  • Doğumu ve Kökeni: Rahmi Eray (nüfus kaydına göre Abdurrahman Kalan), 30 Kasım 1918 tarihinde Kahramanmaraş’ın Elbistan kazasının Kızılcaoba mahallesinde dünyaya gelmiştir. Ailesi, bölgede “Cindurdular” lakabıyla anılan, manifatura ticareti ve geniş arazileri olan varlıklı bir eşraf sülalesidir.
  • Yetimliğin Mektebi: Hayatı erken yaşta kayıplarla şekillenmiştir. Babası Mustafa Efendi’yi henüz bir yaşındayken, annesi Fatma Hanım’ı ise 14 yaşında kaybetmiştir. Amcası Durdu Efendi’yi ve üzerinde derin bir manevi tesiri olan mütevekkil babaannesi Hatice Hanım’ı da ortaokul yıllarında kaybetmiştir. Bu durum, şair Bahaettin Karakoç’un ifadesiyle, onun “Hz. Peygamber’i hatırlatırcasına yetimliğin mektebinde” büyümesine yol açmıştır. Amcasının ticarette başarılı olamaması sebebiyle varlıklı hayatları darlık içinde geçmek zorunda kalsa da Rahmi Eray hayatı boyunca bundan hiç şikayet etmemiştir.

Eğitim Hayatı ve Vekil Öğretmenlik Dönemi

  • İlk ve Orta Öğrenimi: Elbistan Gazipaşa İlkokulu’nu bitirdikten sonra Maraş Ortaokulu’na geçmiş, ardından Adana Lisesi’nin fen şubesinden 1937 yılında birincilikle mezun olmuştur.
  • Elbistan’da “Efendi” Olmak: 1937’de Ankara Hukuk Fakültesi’nesı kaydolmak üzere yola çıkmış ancak memleketinden gelmesi geciken bir noter senedi yüzünden kaydını tamamlayamayarak Elbistan’a dönmüştür. O yılı Elbistan Ortaokulu’nda vekil Fransızca öğretmeni olarak geçirmiştir. Giyimi, kuşamı, titizliği ve nezaketi sebebiyle hem talebeleri hem de halk tarafından kendisine “Efendi” unvanı verilmiştir.
  • Tıp Fakültesi ve Amansız Hastalık: 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmiştir. Fakültenin 3. sınıfındayken (23 yaşında), halk arasında damarda kan pıhtılaşması olarak bilinen trombo-flebit (trombo-sitopenik purpura) hastalığına yakalanmıştır. 18 yıl boyunca bu ölümcül hastalıkla mücadele etmiş, ömrünün son aylarında tıp fakültesindeki son stajını tamamlamış ancak diplomasını almaya ömrü vefa etmemiştir.

2. KARAKTER ÖZELLİKLERİ VE KİŞİLİK ANALİZİ

Rahmi Eray’ın şahsiyet yapısı şu temel başlıklar altında tebellür etmektedir:

Hasbilik ve Mahviyet (Karşılıksız Adanmışlık)

Prof. Dr. Orhan Okay’ın ifadesiyle Rahmi Eray, eski sözlüklerde kalan “hasbî” (karşılık beklemeden gösterilen sevgi ve hizmet) kavramının yaşayan son örneklerinden biridir. Hayatı boyunca yaptığı hiçbir sosyal ve kültürel hizmete karşılık alkış, nimet, makam veya maddi bir çıkar ummamıştır. Orhan Okay bu hususu şöyle dile getirir:

Lûgatimizde ‘hasbi’ diye bir kelime vardı. Karşılık beklemeden gösterilen sevgi ve hizmet için kullanılırdı. O kavram, kelimesi ve delalet ettiği mana ile hayatımızdan çekilip gitti. Ben hayatımda hasbi olmanın ilk örneğini Rahmi Ağabey’de buldum. Galiba son örneği de o idi.”

Sabır, Metanet ve Tevekkül Abidesi Olması

Her an felç veya ölüm riski taşıyan, akciğer enfarktüsleri ve bacak ülserleriyle seyreden amansız hastalığı karşısında bir kez bile “ah” dememiştir. Istırap ve acıyı isyana değil, daima hamd ve şükre dönüştürmüştür. Fatih’te, Malta semtindeki küçük bir apartman dairesinde, arka ayaklarına birer tuğla konularak öne doğru meyil verilmiş basit bir karyolada, hastalığı sebebiyle başı aşağıda, ayakları yukarıda ve sırt üstü hiç hareket etmeden yatmak zorundaydı. Bu durumdayken bile kendisini ziyarete gelen gençleri güler yüzle karşılar; kendi durumunu hiçe sayarak onlara iradeden, kaza ve kaderden bahsederdi.

Nurettin Topçu’nun deyimiyle: “Tespihi çok, ibadeti bol değildi; lakin her hali dua, her sözü tespih oldu.”

Sükûnet, Nezaket ve Dolaylı Terbiye Usulü

Kişiliğinin en bariz tarafı tevazu, samimiyet, fikre ve varlığa hürmetti. İnsanları asla doğrudan tenkit edip kırmazdı. Doğu felsefesi ve eski terbiye usulüne sadık kalarak, muhataplarına ibretlik hikayeler anlatır ve onların kendi eksiklerini bizzat kendilerinin bulmasını sağlardı. Olayları tahlil ederken kendine has bir üslubu vardı; konuştuğu zaman çevresindekileri derin bir sükunetle kendisine hayran bırakırdı.

Müthiş Bir Hafıza ve Entelektüel Derinlik

Yatağa bağlı geçirdiği yılları muazzam bir okuma seferberliğine dönüştürmüştür. Şark ve Garp klasiklerini, felsefe, sosyoloji ve tarih kitaplarını en ince ayrıntılarına kadar hafızasına nakşetmiştir. Dostoyevski karakterleri (Raskolnikov, Karamazov Kardeşler) üzerine yaptığı tahliller, döneminin akademisyenlerini ve hukukçularını hayrete düşürecek kadar derindir. Yatağa bağlı kaldığı günlerde evi adeta bir okul veya tekke gibi gençler tarafından doldurulurdu; sanat konuşmak için gelenlerin günü ayrı, siyaset konuşmak için gelenlerin günü ayrıydı.

3. HAYATA BAKIŞ AÇISI VE AHLAK FELSEFESİ

Rahmi Eray’ın dünya ve eşya ile kurduğu münasebet, sistemli bir ahlak felsefesinin ürünüydü:

Yaşama Mühletinin Formülü

Onun ahlâk telakkisinin özeti şu cümlesinde gizlidir:

“Ölüm niçin geç istenir? Zira yaşamak; hizmet etmek ve af dilemek için bir mühlettir de onun için.”

Hayatı bencilce arzuları tatmin etme yeri değil; halka hizmet üzerinden Hakk’a ulaşma ve istiğfar etme alanı olarak görmüştür.

“İlk Veren” Olma Düsturu

Ferruh Bozbeyli’nin aktardığına göre Rahmi Eray, insan ilişkilerinde pasif bir beklenti içinde olmayı reddederdi. “İnsanlar sevgiye, saygıya, merhamete, barışa ve hürriyete muhtaçtır; ama bunu ilk veren siz olmalısınız. Selamı ilk veren siz olun, faziletin anahtarı budur. İki dost arasındaki mesafe biraz soğursa, o soğukluk artmadan düğümler kördüğüm olmadan çözülmelidir” diyerek toplumsal barışın fedakarlıkla başlayacağını savunurdu.

Hayatın Üç Sacayağı: Tasfiye, Tek’e İrca ve Son Fayda

Bu üç kavram, bugünün “sıfır atık” ve “minimalizm” anlayışını aşan, tasavvufi bir eşya ve zihin disiplinidir:

  • Tasfiye: Dolaplardan ceplere, kafadaki fuzuli bilgilerden ruhtaki kin ve nefrete kadar her şeyi fuzuli unsurlardan arındırmak, saflaştırmaktır.
  • Tek’e İrca (İndirgeme): Meseleleri ve esbabı öz vahidine yaklaştırmak, lüzumsuz teferruatta boğulmamaktır. “Müslümanın yükü hafif gerek” düsturuyla az eşya ve duru bir zihin hedeflenir.
  • Son Fayda: Fonksiyonunu kaybetmiş görünen her nesneden azami derecede istifade etmektir. Evinde tuttuğu, içinde düğmeden iğneye, vidadan ipliğe kadar her şeyin bulunduğu “Son Fayda Kutusu” (veya Derde Deva Kutusu), toplumsal bir yardımlaşma istasyonuna dönüşmüştür. Herkesin bu kutuya fazlalıklarını koymasını ve ihtiyacı olanı almasını isterdi.

4. İNSANLARA VE CEMİYETE YAPTIĞI HİZMETLER

Rahmi Eray, fiziksel olarak bir odaya mıhlanmış olmasına rağmen adeta tek kişilik bir kurum gibi çalışmıştır:

Fikir ve Teşkilat Önderliği

  • 1946’da kurulan Türk Kültür Ocağı’nın harcını koyan, buradaki gençlerin fikri ayrılıklarında bir itidal unsuru ve hakem olan yegane kişidir.
  • 1951’de kurulan Türk Milliyetçiler Derneği ve 1953’te onun kapatılmasının ardından kurulan Milliyetçiler Derneği‘nin fikir babası ve manevi lideridir. Derneğin tüzüğünü evindeki yatağından talebelerine bizzat dikte ettirerek yazdırmıştır.
  • Ercüment Konukman’ın ifadesiyle; Türk-İslam sentezini nefsinde yaşayan, büyük kitlelerce bilinmese de Türk milliyetçiliğine ve milli kültürümüze büyük katkıları bulunan isimsiz bir kilometre taşıdır.
  • İstanbul’un Fethi’nin 500. yılı kutlamalarında devletin pasif kaldığı bir dönemde, fethi cemiyet gündemine taşımış; Gökhan Evliyaoğlu’nun “İstanbul’un Fethine Destan” kitabını bastırıp dağıttırmıştır.

Bir Karakter Mimarisi Olarak “İnsan Yetiştirmek”

  • Taşradan İstanbul’a üniversite okumaya gelen, yolunu kaybetme riski altındaki gençleri kucaklamıştır. Onlara evini açmış, sofrasını paylaşmış, hizmet şuurunu aşılamıştır.
  • Dönemin Teknik Üniversite öğrencileri olan Recai Kutan, Korkut Özal ve Nevzat Kor gibi isimlerin fikri ve kültürel gelişimini idare etmiş; onların zihinlerindeki dini ve felsefi istifhamları çözmek için onları bizzat mürşidi Abdülaziz Bekkine ve Mehmet Zahit Kotku hazretlerine yönlendirerek manevi bağlar kurmalarını sağlamıştır.
  • Milli sinemanın kurucusu olacak olan Yücel Çakmaklı’ya taşradan geldiği ilk yıllarda sahip çıkmış, ona maddi burslar bularak sinema alanındaki ideallerini desteklemiştir.

Sosyal Hamilik ve Yardımlaşma

Memleketinden (Elbistan, Maraş) gelen hastaların Cerrahpaşa veya Gureba hastanelerinde tedavi edilmesinden, fakir öğrencilerin yurt sorunlarına ve yeni dükkan açacak esnafların kefalet işlerine kadar her toplumsal dertle ilgilenmiştir. Paraya en muhtaç olduğu anlarda bile kendisine sığınanların işini halletmiştir.

5. DOSTLARININ ŞAHİTLİĞİ VE MÜSTESNA HATIRALAR

Ferruh Bozbeyli ve “Dostluk Kapısı” Hadisesi

Rahmi Eray’ın yatakta hareketsiz yatması gereken riskli bir dönemde, ev arkadaşı alışverişe çıkarken kapıyı kilitlemiş ancak anahtarı yanına almayı unutmuştur. Yatağından kalkması kesinlikle yasak olan Rahmi Eray, yastığının altındaki yedek anahtarı usulca almış, büyük bir dikkatle yattığı yerden odanın yarı açık penceresinden dışarıya, aşağıda bekleyen arkadaşının eline fırlatmayı başarmıştır. Arkadaşı içeri girdiğinde Rahmi Ağabey sitem etmek yerine, yaşanan bu olaydan şu zarif hikmeti çıkarmıştır:

“Paşa, biliyor musun; insanlar çok kere tekrar girecekleri kapıyı kendi elleriyle kaparlar. Dostluk kapısı da böyledir. İnsanın her zaman çok iyi düşünerek ve ileriyi görerek hareket etmesi gerekir.”

Küflenen Bulgur ve “Son Fayda” İlkesi

Ferruh Bozbeyli, Rahmi Eray’ın tutumluluk ve “son fayda” ilkesini bir bulgur hikayesiyle anlatır: Bir gün bulguru ayıklayıp suya saldıktan sonra bir arkadaşları tarafından yemeğe davet edilirler. Bulguru ziyan olmasın diye bir kağıdın üzerine yayarak kurumaya bırakırlar ancak bulgurlar zamanla küflenir. Rahmi Eray, bir avuç bulgurun bile israf edilmesine razı olmaz. Küflenen bulgurları güvercinlere atmalarını söyler fakat güvercinler yemez. Bunun üzerine son fayda ilkesini işletmek adına Bozbeyli’ye, “Gidip bir tavuk alalım, tavuk bu bulgurları yer; biz de tavuğu yeriz, böylece son fayda ilkesi yerine gelmiş olur” diyerek eşyadan ve nimetten azami derecede istifade etme disiplinini gösterir.

Fransız Papazı ve Sır Tutma Dersi

Eski terbiye usulüne sadık kalarak hikayelerle mesaj veren Rahmi Eray, bir gün sır tutmasını beceremeyen bir gence Fransa’da geçen bir hikaye anlatır: Bir papazın uşağı, papazın cübbe ve pabuçlarını giyerek zengin bir dul kadının evine gitmiş, kadının altınlarını çalıp onu öldürmüştür. Sonra da efendisi papaza gelerek günah çıkartmıştır. Papaz, gerçeği bildiği halde günah çıkartma sırrına sadık kalmış, cinayet kendi üzerine yıkılıp sürgüne gönderildiği halde hakiki suçluyu söylememiştir. Rahmi Eray hikayesini bitirdikten sonra sır tutamayan genç mahcup bir şekilde, “Bir papaz kadar olamadım değil mi ağabey?” diyerek hatasını bizzat kendisi idrak etmiştir.

İsmail Dayı ve Tramvay Parası

Şehzadebaşı’ndan tramvaya bindiğinde biletçiye “Dört tam, bir talebe” parası uzatır. Biletçi yanındakileri sorunca, geçmişte kalabalıktan dolayı bilet alamadan inmek zorunda kaldığı üç seferin hakkını ödediğini yüksek sesle beyan eder. Yanındaki İsmail Dayı’nın niçin bu kadar yüksek sesle konuştuğunu sorması üzerine şu yanıtı verir:

“Bazı şeyleri halkın duyması için yüksek sesle konuşmak iyidir.”

Belli ki bu davranışıyla etrafındaki insanların ahlaki bir şuur kazanmasını ve kendilerine doğru bir rol çıkarmalarını hedeflemektedir.

Kesintisiz İyilik Formülü

Prof. Ayhan Yücel’in aktardığına göre, insanların nankörlüğünden ve iyilikten anlamadıklarından bahsedilen bir münakaşada Rahmi Eray şu unutulmaz müdahalede bulunmuştur:

“İnsanların unutkanlığı üzerine o kadar çok misal sayılabilir ki!.. Hele bu iyiliği unutmak hususunda olursa, sayısız misal verilebilir.. O halde ne yapmalı? Unutan insanlara nasıl yardım etmeli? Hiç şüphe yoktur ki bu iş unutturmamakla mümkün olur.. Onun da çaresi devamlı iyilik yapmaktır. Ta ki unutkanlık araya girmesin!.. Unutmaya fırsat doğmasın!..”

Siyasi Kararlılık ve Devlet Ufku

Prof. Dr. Mustafa Kök, Rahmi Eray’ın 1950’li yıllardaki muazzam karizmasına dikkat çeker. Onun vefatından sonra evrakları arasından çıkan “Mutasavver Bir Parti Programı” ve anayasa taslağı, onun sadece bir derviş veya manevi bir lider değil; aynı zamanda ufku son derece geniş bir devlet adamı vizyonuna sahip olduğunu göstermektedir.

6. EBEDİYETE YOLCULUK

Ölümünün yaklaştığını hissettiği bir dönemde, Abdülaziz Bekkine Efendi gibi bir mürşidin elini tutması, onun dertli ve yetim ruhunu aradığı aydınlığa kavuşturmuştur. İradenizin muhtaç olduğu tatmini tasavvufi nasiplerde bulmuştur.

Rahmi Ağabey, ömrünün son günlerinde bütün arkadaşlarını ve dostlarını ısrarla bir hafta sonu Göztepe, Hamam Sokak’taki bahçe içinde yer alan yarı ahşap evine davet eder. “Arkadaşlarınıza da söyleyin, onlar da gelsinler” diyerek adeta bir veda çağrısı yapar.

Vakit öğleye yaklaşırken eve ilk gelen dostu, sokağın başında bir sürü çocuğun sessizce bir noktaya baktığını görür. Evin kapısı açıktır ve içeride telaşlı bir hüzün vardır. Bir odada üzerine beyaz çarşaf örtülmüş bir mevta yatmaktadır; Rahmi Eray Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Sanki içine doğmuş gibi, tüm sevenlerini son yolculuğunda cenazesi başında toplamak için çağırmıştır.

Cenaze namazı Göztepe Camii’nde kılınır. Sevenlerinin elleri üzerinde, dualarla Sahrayıcedid Mezarlığı’na doğru götürülürken gelen bir haberle güzergah değiştirilir ve Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilir.

Mezar Kitabesi:

Üsküdar Duvardibi durağından Bağlarbaşı’na doğru yürüyenler, Karacaahmet Mezarlığı’nın giriş kapısından hemen yüz metre kadar sağda, bir mezar taşı üzerinde şu kitabeyi göreceklerdir:

“Burada Elbistanlı Dr. Rahmi Eray yatmaktadır. 1918-1958 Makamı âlî, mekânı Cennet olsun…”

O; unvansız, sıfatsız, esersiz ve mülksüz bir hayat yaşamış; ancak yetiştirdiği “Asım’ın Nesli” vasfındaki devlet adamları, akademisyenler ve sanatçılarla Türkiye’nin manevi coğrafyasını inşa etmiştir. Onun “hasbilik”, “son fayda” ve “kesintisiz iyilik” ilkeleri, tüketim çılgınlığı ve vefasızlık girdabında boğulan modern insanlık için sönmeyen bir yıldız ve bir hidayet rehberi niteliğindedir. Ruhuna el-Fâtiha.