Şahsyetli Bir Nesil İçin...

Meşrutiyetin ilânı ile herkes daha fazla huzur ve selâmete kavuşacağını ummuştu. Aksine olarak herkesin huzursuzluğu arttı ve kendisini eskisinden daha fazla fenalığa uğramış buldu. Çünkü herkes cür’etini arttırdı, başkalarının hakkına hiç çekinmeden tecâvüz etmeye başladı. Âciz ve rüşvet yiyici memurlar, ateşli politikacı kesildiler. Bütün memleketin üzerinden sanki bir cinnet rüzgârı esmeye başladı.
Düştüğümüz bu meş’um hatâ ise şudur:
Biz, memleketimizin mesut olması için, Avrupa kanunlarını tercüme edip almanın kâfi geleceğini zannettik. Ve bu kanunların bizde kabul ve tatbik olunabilmesi için, onlarda yapılacak birkaç değişikliğin yeteceğini hayal ettik.
Bizim, şimdiye kadar, hiçbir ıslâhatın icrâsında muvaffak olamayışımızın asıl ve tek sebebi daimî olarak, bizde yapılması zararlı olan, yahut yapılmasına imkân olmayan şeyleri yapmak istemiş olmamızdandır.
Biz, en mükemmel ve en muktedir unsurlarımızdan istifade edemiyoruz. Çünkü ıslâhat adı altında durmadan memlekete sokulan kötü ve ahmakça yeniliklerden bir fayda olmadığı halde, en iyi adamları bunların tatbikine mecbur ederek gayret ve çalışmalarını heba etmekteyiz.
Fikrimizce bütün bu fenalıkları doğuran: Batı medeniyetini anlamadan taklit edişimizdir. Taklitçiliğimiz bizim kendi kendimizi ıslâha olan itimadımızı tükettiği gibi, diğer milletlerin de bize karşı olan itimat ve hürmetini yok etmekteyiz.
İnkılapçılarımızı bu kadar büyük hatalara düşüren şey şudur: Onlar memleketin siyasî vaziyetini istedikleri gibi değiştirmekle, sosyal durumunu da değiştirmeye muvaffak olabileceklerini zannetmektedirler.
Bir fenalığın ortadan kaldırılabilmesi için çeşidinin, mâhiyetinin ve onu meydana getiren sebeplerin tam olarak bilinmesi gerekir. Zararını yok etmek için ise, gerekli, en doğru ve en tesirli vasıtalara başvurulması lâzımdır.
Halbuki memleketin düştüğü fena durumu gidermek için bizim başvurduğumuz tedbirler ve vasıtalar isâbetsiz olmuştur. Bu isâbetsizlik ise, hastalığın çeşidini, mâhiyetini ve gerçek sebeplerini anlayamamış olduğumuzun en kuvvetli ve açık delilidir.
Ne yazık ki, fikir adamlarımızın pek çoğu, bir milletin lâyık olduğu saadetin derecesini Batıya olan benzerliği ile ölçüyorlar. Batılı milletleri ne kadar çok taklit edebilirsek, o kadar mes’ut olacağımıza inanıyorlar. Halbuki bizim bu şekilde garp milletlerini taklit etmemiz, kendi şahsiyetimizden, mâzimizden, âdet ve inançlarımızdan ve âdeta varlığımızdan sıyrılıp çıkmamızdan başka bir mânâ ifade etmez.
Batılı milletlerin siyasî teşkilâtlarını taklit etmek, bizdeki siyasî bağların özel durumuna dikkat etmemek, netice olarak Osmanlı siyasî birliğini dağıtmak demektir. Bir milletin kendi ihtiyaçlarından ve vazifelerinden bu derece habersiz olması ve bu yüzden de bu kadar hatalara düşmesi, pek nâdir görülen bir durumdur.
Bize göre vazifemiz, her türlü taklit fikrinden uzak kalarak, yalnız Osmanlı birliğini sağlam ve kuvvetli kılmak için, aklın ve gerçeklerin bize göstereceği vasıtalara başvurmaktan ibarettir. Zamanın gereklerine aldırmayarak, bizi çeşit çeşit nazariyeler peşinde koşturan bir hayalperestliğin içine düşmüş gibi görünüyoruz.
Hayatın gerçek yüzü bizi hâlâ kendine çekemiyor. Biz hâlâ güya ilmî, birtakım umûmî görüşlerden çıkmış olan nazariyeleri tercih ediyoruz. Bu nazariyelerin ise zihinleri bir sürü mücerred fikirlere bağlamaktan başka bir faydası olmuyor. Bu mücerred fikilerden çıkan düsturların, tatbikatta neye yarayacaklarını tahmine ise imkân yoktur.
Bizim zihnimiz, henüz eşyadan fikirlere intikal edemiyor; fikirlerden eşyaya geçmeyi tercih ediyor. Çünkü bu sayede düşüncelerimiz sonsuz hayaller içinde, her şeyi kendi emellerine göre tertip edebileceği muhayyel bir muhit bulabilyor. Bu yüzden bizi hiç bir şey memnun etmiyor. Her şeyde, ümitlerimizi kıracak bir noksan buluyoruz. Aydınlarımızın çoğu, elde edilmesi imkânsız birtakım emeller peşinde koşarak yorulup beziyorlar.
Batılı milletlerin tecrübelerinden istifadenin, bize kıymetli bir yardımcı ve rehber olabilmesi son derece dikkatli ve uzak görüşlü hareket etmemize bağlıdır. Yazık ki, bu derece bir dikkat, îtidal ve basîrete sahip olduğumuzu iddia edecek durumda değiliz.
Bir milletin yaşadığı gerçek hayatın ihtiyaçları kaçınılmaz şeylerdir. Bunların eksikliği, hayatı tahrip eder, onulmaz yaralar açar. Hayatın sun’î şeylere tahammülü yoktur. İhtiyaçlara uymayan her şey kendiliğinden kaybolmaya mahkumdur. Hayatın katı gerçekleri, hükmünü ira eder; hataları meydana koyar, boş fikirleri ortadan kaldırır ve ne kadar ince ve sanatlı da olsa söz’e gâlip gelir.
Bizi bu karşılıksız ve ihtiraslı aşk yıktı. Gözümüze sanki bir perde indi. Ne önümüzü görebildik, ne de düşmanımızı. Bir maymun gibi taklit etmekle herşeyi halledeceğimizi zannettik. Sonunda sirk maymunu yaptılar bizi. Çünkü zaaflarımız vardı. Hep onlar gibi olmak istedik. Batılı gibi. Medeni, Batılı desinler dedik. Hiç araştırmadık, üzerinde kafa patlatmadık bu gidişin sonu için. Çocukça bir inatla hep olsun diledik. Aslımızı inkar ettik, hokkabaz gibi kılıktan kılığa girdik, şimdi Batı alkış tutuyor ve biz oynuyoruz.








