Şahsyetli Bir Nesil İçin...

Bir insan topluluğunun, millet hâline getirilebilmesinin, fertlerin müşterek his ve âdetlerle, birbirine uygun fikir ve inançlarla, aynı gâye etrafında birlik halinde bulunmalarına bağlı olduğunun bilinmesi lâzımdır. Bu birliğin kaybolmasının, her türlü ilerleme imkânını ortadan kaldırarak, cemiyetin mahvına sebep olacağının iyice anlaşılması şarttır. Çünkü beşeriyetin ilerlemesi, ancak insanların bir cemiyet halinde yaşamalarıyla mümkün olabilir.
Cemiyet bağları, mâzide birlikte geçirilen hayat ile ecdattan kalan mânevî ve fikrî mirastan doğar. Yani insanlar ile zamanın müşterek eseri olan an’ane ve temâmüllerin meydana gelmesi ile teşekkül eder. Bu bağların yerini, insanların hayal edecekleri başka hiçbir bağın tutamayacağını bilmeliyiz.
Gaye birliğini temin edecek olan müşterek ahlâk ve inancı, dînî hasletlerin doğurduğunu, bu sebeple dîne hürmet ve bağlılık göstermek ve hükümlerini yerine getirmenin de en mühim sosyal vazifelerimizden olduğunu bilmeliyiz.
İnsanlar arasında aynı his ve aynı zevki hâsıl edeceği için, güzel san’atların da en mühim sosyal unsurlardan sayılması icap eder. Kendi güzel san’atlarımızı, kendi mûsikîmizi, kendi mîmârî üslûbumuzu, kendi bediî eserlerimizi teşvik etmeninde içtimâî vazifelerimizden olduğunu öğrenmeliyiz.
Cemiyetin varlığını ve devamını temin edebilmek için tekâmül etmeye çalışmalı ancak zamanın icaplarına hareketlerini uydurmak için bugünkü siyasetini tâyin ederken mâziye saygı gösterilmesi gerektiğini de bilmeliyiz.
Sosyal vazifelerimiz, dînimizin esasında mevcuttur. Bu sebeple, dîni vazifelerimizi vicdânımızın arzusu ile yerine getirirken, farkında olmadan içtimâi vazifelerimizi de îfa etmekte idik. Fakat selâmet ve kurtuluşu maddiyatta arayarak dîni ve mâneviyatı ihmal etmeye başladığımızdan beri bu imkânı kaybettik. Varlığından bile habersiz olduğumuz sosyal vazifeler de öylece yapılmadan kaldı.
Osmanlı cemiyetine tahrip edici son darbeyi vuran maddecilik fikri İslam memleketlerinden ilk olarak bizde zuhur etmiştir. Eğer bazı fikir adamları vatana en büyük hizmeti ettiklerini sanarak bu fikri Batı’ dan alıp bize getirmemiş olsalardı, kendiliğinden hiç bir vakit ortaya çıkmaz, milletimize ebediyyen meçhul kalırdı.
Maddeci düşüncenin Batı’ daki çıkış sebebi, Hristiyanlık inançları ile yeni ilim ve fen zihniyetinin birbiriyle çatışması ve bunların uyuşmasına çare bulunamayışıdır. Halbuki İslam inançları için böyle bir imkânsızlık bahis konusu değildir.
Tarihi gerçek şudur ki, gerek âlimlerimiz ve gerekse bize rehberlik etmek, fikirlerimizi aydınlatmak vazifesi ile yükümlü olanlar, Batı’ da ilim ve fen yolunda meydana gelen sür’atli gelişmeyi takip edememişlerdir.
İlim ve fennin son buluşlarının bize meçhul kalması, millî gelişmemizi durdurmuş ve bizi Batılı milletlere nisbetle geri bir duruma indirmiştir.
Bu hâle âlimlerimiz ve ileri gelenlerimiz sebep olduğuna göre, onların suçlanması lazımdı. Fakat öyle olmadı. Bütün hayatımız ve ahlâkımız, dînimizin eseri olduğu için, bu hâle düşmemizin suçlusu olarak da dînimiz gösterildi.
İçtimâi geriliğimiz sebebiyle memleketin başına gelen felaketler, birtakım inkılapçıların çıkmasına sebep oldu. Dînimizin maruz kaldığı haksız suçlamalar, âlimlerimizin ve aydınlarımızın kötü ahlâkları ve cehâletleri yüzünden cevapsız kaldı, hatta onlar da bu suçlamaları tekrar etmekten başka bir şey yapamadılar.
Batı medeniyetinin ilerlemesinin esas kaynağı sanılan maddecilik nazariyesi milli kurtuluş ve selâmetimizin temîni adına milletimize tatbik edildi. Böylece ıslahat nâmına yapılan bütün icraatlar, az çok din aleyhtarı bir mahiyet almaya başladı.
Maddeci inkılaplar sonunda altüst olan ve anarşiye sürüklenen sosyal durumumuz, İslam ülkelerinde dînin, gayri müslim memleketlerle kıyas kabul etmeyecek derecede fevkalâde bir önemi olduğunu kesin şekilde gösterdi. Bütün ıslahat çabaları Osmanlı cemiyetinin çöküşünü son haddine vardırmaktan ve hızlandırmaktan başka bir işe yaramadı. Bu hareketin esaslı bir hata olduğu da böylece meydana çıktı.
Said Halim Paşa “Buhranlarımız ve Son Eserleri”








