Şahsyetli Bir Nesil İçin...
Dünyaya Fesat Tohumları Nasıl Serpilir?

Bir gün genç bir adam atının üzerinde yolda ilerlerken yaşlı bir adam yanına gelir ve “Oğlum ben yaşlıyım bineğim de yok, izin ver de atına ben bineyim sen yaya yürü der.
Genç: Tamam “gel amca bin” diyerek attan iner ve yaşlı adam ata biner. Genç adam, amcanın yüzüne tebessüm ederek yanında yürür.
Yaşlı adam bir iki adımdan sonra atı hızlandırır ve kaçmaya başlar. Maksadı atı çalmaktır.
Atının çalındığını gören genç adam ise arkasından şöyle seslenir: Amca, sen benim atımı değil huyumu çaldın. Benim evde bir tane daha atım var, ben ona da binerim. Ama bundan sonra her kim benden atımı isterse asla vermem. der.
- Bir insanın güzel bir huyunu çalmak ,
- Onun kalbini bozmak ,
- Vicdanını fesada uğratmak,
- Kişinin güzel cevherlerle donatılmış kalbini alıp pisliğe bulamak .
Bu davranışlar “Dünyaya Fesat Tohumları Serpmek” demektir. Elbette ki o tohumlar gün gelip filizlenir. Ağaç olur, zehirli meyvelerini verir…
Sadece sevdiklerin içini YAKABİLİR, canını ACITABİLİR!..
Yaşlı adam insanlara fazlaca güvenen, iyi yürekli biriydi. İnsanların dertlerine koşar, yardım eder ama her defasında bedelini kırılarak öderdi. Yaptığı bir iyiliğin ardından yine kırılınca, bu sefer dayanamadı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Mahalleli bu duruma alışık olmadığı için merak edip yanına vardı ve ne olduğunu sordu.
Yaşlı adam, “İyilikler yaptım ama çok kırıldım. İçim yanıyor, canım çok acıyor,” diye cevap verdi.
Komşuları ona, “Zaten seni herkes kırmaz mıydı? Bu zamana kadar ‘Pek çok insan beni kırdı,’ derdin ama bir kez olsun seni böyle ağlarken görmedik. Peki, neden şimdi böyle ağlıyorsun?” diye sordular.
Yaşlı adam yaşlı gözlerle komşularına baktı ve şöyle cevap verdi:
“Ben onu sevmiştim. Hem de çok sevmiştim…”
Bir insanı herkes kırabilir. Ama sadece sevdikleri içini yakabilir, canını acıtabilir!..
İnsanın tanımadığı, hayatında derin bir izi olmayan ya da değer vermediği birinden gelen darbe, en fazla yüzeyde bir çizik bırakır. Öfkelendirir, can sıkar, belki adalet duygusunu zedeler ama geçer. Çünkü o kırgınlığın arkasında bir beklenti ve gönül bağı yoktur.
Fakat insanın kalbini açtığı, güvenip duvarlarını indirdiği, “O yapmaz” dediği birinden gelen darbe kalbin tam merkezine isabet eder. Yaşlı adamın hüngür hüngür ağlaması, yapılan haksızlığın büyüklüğünden değil, o haksızlığı yapan elin sahibine duyduğu sevgidendir.
Çünkü sevgi, doğası gereği insanı savunmasız bırakır. Birini sevmek, ona seni incitebilme imkânını kendi elinle teslim etmektir.
Şairin dediği gibi: “Yabancının taşı baş yarar ama dostun gülü can acıtır.”
Kanadı Kırık Kuş ve Hz. Süleyman’ın Kıssası
Bir gün kanadı kırık bir kuş, hayvanların dilini bilen peygamber Hz. Süleyman’ın huzuruna çıkarak bir dervişten şikayetçi olur. Kuş, “Sultanım, bu derviş benim kanadımı kırdı” der.
Hz. Süleyman dervişi hemen huzura çağırtır ve neden kuşa zarar verdiğini sorar. Derviş kendini şöyle savunur:
“Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Yanına kadar gittim, hiç kaçmadı. Öylece duruyordu. Teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacakken kaçmaya çalıştı ve o esnada kanadı kırıldı. Sinsice yaklaşmadım, benden kaçabilirdi.”
Hz. Süleyman bu savunmayı mantıklı bulur ve kuşa döner: “Bak, adam haklı. Onu fark edip uçabilirdin, neden kaçmadın?” der. Kuşun verdiği cevap, tarihe geçecek niteliktedir:
“Sultanım! Eğer o adamın üzerinde bir avcı kıyafeti, elinde bir ok veya tuzak görseydim ondan hemen kaçardım. Ama ben onun üzerindeki derviş hırkasına güvendim. Bir dervişten, Allah adamından bana asla zarar gelmez diye düşünüp rahat davrandım. Ben adama değil, üzerindeki o kutsal hırkaya kandım.”
Hz. Süleyman kuşun bu haklı isyanı karşısında dervişi cezalandırmak ister ve dervişin kolunun kırılmasına hükmeder. Fakat kuş araya girerek asıl büyük ibreti içeren şu talebi dile getirir:
“Hayır sultanım, onun kolunu kırmayın. Eğer kolunu kırarsanız iyileşir ve yine aynı şeyi yapar. Siz en iyisi onun üzerindeki derviş hırkasını çıkarın. Çıkarın ki, benim gibi diğer kuşlar da ona güvenip aldanmasın, kimin ne olduğunu önceden bilsin.”
Kıssanın Felsefi ve Hayati Mânâsı
- Sembollerin Sorumluluğu: Giydiğimiz kıyafetler, taşıdığımız unvanlar veya büründüğümüz roller (anne, baba, dost, yönetici, din adamı vb.) topluma bir güven vadeder. Bu sembolleri taşımak, onların ahlaki sorumluluğunu da taşımayı gerektirir.
- En Büyük Zarar Güven İstismarıdır: Bir insana fiziksel zarar vermekten daha kötüsü, onun iyi niyetini ve sığındığı güven duygusunu yok etmektir.








